<rss xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/" xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/" xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" version="2.0">
  <channel>
<title>Maraş Yenigün, Maraş Son Dakika Haberler</title>
<link>https://www.marasyenigun.com</link>
<description>Kahramanmaraş haber, maraş haber, K.maraş Haber, Maraş Haberleri, kahramanmaraş, maraş, maraş haberi, Maraş yenigün, maraşyenigün,Maraş güncel haberler</description>
<language>tr</language>
<copyright>https://www.marasyenigun.com</copyright>
<image>
<title>https://www.marasyenigun.com</title>
<url>https://www.marasyenigun.com/images/genel/marasyenigun.png
</url>
<link>https://www.marasyenigun.com</link>
<width>315</width>
<height>90</height>
</image><item>
<title>ANADOLU'DAN YENİ BİR LİDER Mİ DOĞUYOR</title>
<content:encoded><![CDATA[<p>Uzun Yıllardan beri ülkenin gidişiyle az çok ilgilenirim. </p>

<p>Ülkeyi yöneten ya da yönetmek isteyen siyasi parti genel başkanlarının halkın aklından çok duygularına seslendiklerine, üsluplarının kendilerini bile küçültecek derecede alaycı, küçümseyici, saldırgan olduğuna, rakiplerine ve halka tepeden baktıklarına, inançlarını, duygularını ve acılarını sömürdükleri dinleyicilerine bile bile yalan söylediklerine pek çok kez tanık oldum.</p>

<p>Yaşıtlarımın da bu konuda tanıklık edeceklerine inanıyorum.</p>

<p>Yukarıda resmetmeye çalıştığım politikacı tablosu nedeniyle uzun süredir televizyonların haber programlarında bıktıracak derecede sık ve uzun uzun yer alan parti genel başkanlarının ve sözcülerinin konuşmalarını izlemiyordum.</p>

<p>Birçok dostum da aynı yolu izleyerek haber saatlerinde stres yüklenmekten kurtulmaya çalışıyordu.</p>

<p>Yerli ve Milli Parti Genel Başkanı Teoman Mutlu bu isim.</p>

<p>Herkes konuşuyor.</p>

<p>İzmirlisi, Antalyalısı, Ankaralısı, Trabzonlusu, Kayserilisi, Diyarbakırlısı, Erzurumlusu, Trakyalısı…</p>

<p>“Yeni bir lider doğdu” diyenler o kadar çok ki.</p>

<p>Sokakta kime sorsanız, Ak Partilisi, CHP’lisi, MHP’lisi o kadar çok beğeniyorlar ki, “Bu çocuk cumhurbaşkanlığına kadar gider” deniyor.</p>

<p>Bilindiği gibi ülkelerin kriz dönemlerinde liderler çıkar.</p>

<p>Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk, Kurtuluş Savaşı’nda çıkan ve ülkeyi kurtaran lider olmuştu.</p>

<p>Uzatmak istemiyorum, bu örnekler o kadar çok ki.</p>

<p>Krize giren ülkede mutlaka bir çözüm üreten lider çıkmıştır.</p>

<p>Türkiye’de Recep Tayyip Erdoğan da öyle çıkmadı mı?</p>

<p>Şimdi de herkes Teoman Mutlu’dan bahsediyor.</p>

<p>Sadece İstanbul değil, Türkiye’nin her yeri, her kesimi konuşuyor.</p>

<p>Nasıl da çok beğeniliyor.</p>

<p>Teoman Mutlu’nun ismi son günlerde daha sık gündemde.</p>

<p>Ülkede yaşanan siyasi krize yönelik çözüm önerilerini sunuyor.</p>

<p>İki gündür Türkiye hop oturup hop kalkıyor.</p>

<p>Yorumlar, yazılanlar, çizilenler, algılar, taraflar ve tarafsızlar, her kafadan binlerce ses çıkıyor.</p>

<p>Toplum olarak, tenis maçı izleyenler gibi kafamız bir sağa bir sola dönüp duruyor.</p>

<p>Bir türlü ortasını bulamıyoruz.</p>

<p>Yargı bir karar verdi.</p>

<p>Arkasından büyük bir curcuna koptu. Hayırdır!</p>

<p>Seçim arifesinde yeni bir lider mi doğuyor?</p>
]]></content:encoded>
<author>Ayhan Akyol</author>
<link>https://www.marasyenigun.com/yazarlar/ayhan-akyol/anadoludan-yeni-bir-lider-mi-doguyor/441/</link>
<pubDate>Sat, 02 Dec 2023 23:28:13 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>SEYAHAT TEFEKKÜRLERİ</title>
<content:encoded><![CDATA[<p align="center">Seyahat ile sıhhat birbirine hem şekil, hem de öz olarak iki yakın kelime.</p>

<p><strong>“Seyahat edin sıhhat bulun”</strong> diye buyuruyor Sevgili Peygamber Efendimiz (asm).</p>

<p>Seyahat ruhen, beden ve zihnen çok faydalı bir harekettir. Seyahat denildiğinde elbette akla hareket ve zindelik gelir.</p>

<p>Hareketli olan insan ile yerinde duran insan bir midir?</p>

<p>Elbette değildir.</p>

<p>Geçen gün <strong><em>“Kahramanmaraş Uluslararası 6. Kitap Fuarı”</em></strong> için memleketim Kahramanmaraş’a otobüs ile seyahat ederken, aynı zamanda tefekkür de eyledim.</p>

<p>O tefekkürde neleri zihnimde yoğurdum, aklımda neleri düşündüm?</p>

<p>İşte size beş adet <strong>“Seyahat Tefekkürü”.</strong></p>

<p><strong>1-</strong></p>

<p>Yazdıkça hatırladım. Hatırladıkça yazdım.<br />
Bilirim söz uçar, yazı kalır.<br />
Gerçi uçan söz de kaybolmaz, levh-i mahfuzdaki yerini bulur.Formun Üstü</p>

<p><br />
<strong>2-</strong></p>

<p>Bir fikrin gücü nereden gelir?<br />
Fikrin pazuları ya da bilekleri olsa enerjisini nereden alırdı?<br />
Fikrin gücü ve enerjisi makul olmasından gelir.</p>

<p><strong>3-</strong></p>

<p>Gözünü kapa ve aklını aç.<br />
Yokuluşun mümkün olmadığını anlarsın.<br />
Fikirler ve düşünceler sonsuza akarken yokoluş mümkün değildir.<br />
Beden ve cismin yok oluyor gibi görünmesi tamamen dünyevidir. Dünyanın dahi yok olmasını anlarım. Düşünce ve fikrin yok olmasını anlayamam.<br />
Esasında hiçbir şey yok olmuyor. Sonsuzlukta akıyor.</p>

<p><strong>4-</strong></p>

<p>Mücadele ruhu insanı genç tutar. Mücadele ruhunun en net ve en açık tanımı İnşirah Suresindedir.<br />
Şüphesiz her zorluğun içinde kolaylık gizlidir ve bir işi bitirdiğinde diğerine başla.</p>

<p><strong>5-</strong></p>

<p>Hayatta ince çizgiler vardır. Delilik ile dahilik arasındaki ince çizgi gibi.<br />
Zaten hayatı anlamlı kılan da ince çizgilerdir.</p>

<p>Yukarıda yazdıklarım bir seyahat esnasında, camdan dışarıya bakarken zihnime takılanlar.</p>

<p>Esasında en mühim zihnime takılan da şu aşağıda yazdıklarım:</p>

<p>“Dünya'ya gönderilen insanların acaba yüzde kaçı, bir imkan olsa ve <strong><em>"seni öldükten sonra, tekrar Dünya'ya gönderiyoruz"</em></strong> denilse ve "yaşadığın 70-80-90 yıl kadar tekrar ömür yaşayacaksın" denilse, bu teklife acaba kaç kişi <strong><em>"evet"</em></strong> der.</p>

<p>Acaba kaç kişi bu Dünya hayatını tekrar göze alabilir?</p>

<p>Acayip bir tefekkür değil mi?”</p>

<p>Net olarak cevap vereyim:</p>

<p>Cenneti kazanan hiçbir kimse bu soruya <strong><em>“evet”</em></strong>demez ve Dünya’ya tekrar dönmek istemez. Tabi, bir istisna var. Cenneti kazandığı halde, yalnız Şehitler tekrar Dünya’ya dönmek ve tekrar tekrar şehit olmak isterler. Bu hususta Sevgili Peygamber Efendimiz’in (asm) bir hadis-i şerifleri vardır.</p>

<p>Dünya’ya tekrar dönmek isteyeceklerin başında Cehennemlikler gelir. Onlar Dünya’ta tekrar gelmek isteyecekler, ancak bu istekleri nafile bir istek, mümkün olmayan bir talep olarak kalacaktır. Zaten onlar Dünya’ya tekrar dönseler de aynı iş ve amellerine devam edecekleri için, tekrar gönderilmelerine de gerek olmadığını düşünüyorum.</p>

<p>İşte şu ayet-i kerime bu gerçeği ayan-beyan açıklıyor:</p>

<p><strong>"Onların, ateşin karşısında durdurulup, "</strong><em><strong>Âh! keşke dünyaya geri gönderilsek de, bir daha Rabbimizin âyetlerini yalanlamasak ve inananlardan olsak!</strong></em><strong>" dediklerini bir görsen! Hayır! daha önce gizlemekte oldukları şeyler (günahlar) kendilerine göründü.</strong> <strong>Onlar dünyaya geri gönderilseler bile, yine kendilerine yasaklanan şeyleri mutlaka tekrar yaparlardı. Onlar kesinlikle yalancıdırlar." </strong>(En'âm, 6/27-28)</p>

<p>İşte tefekkürün zirvesi budur. Düşünecekler bunu düşünsün ve Dünya’ya geri dönmek isteyip istemeyeceklerini burada düşünerek hareket etsinler<strong><em>. İnşallah, Bizler de Cenneti şehadet ile kazanırız da tekrar tekrar Dünya’ya dönmek isteriz.</em></strong> Elbette, bunun dışında asla Dünya’ya geri dönmek istemeyiz. Vesselam.</p>

<p> </p>

<p><strong>Ahmet SANDAL</strong></p>

<p> </p>

<p> </p>
]]></content:encoded>
<author>Ahmet Sandal</author>
<link>https://www.marasyenigun.com/yazarlar/ahmet-sandal/seyahat-tefekkurleri/440/</link>
<pubDate>Thu, 31 Oct 2019 16:49:34 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>HER SUÇLU İÇİN TOPLUMA DA BİR CEZA YAZMAK GEREKİR</title>
<content:encoded><![CDATA[<p>Huzurlu toplum, ancak huzurlu fertlerden oluşur. Zaten, fertler oluşturur bir toplumu. Fertler parça, toplum bütündür.</p>

<p>Matematik kurallarına göre, parça neyse bütün de aynısıdır. Yani, bütünün parçalarından bütüne ulaşılır.</p>

<p>Bir bütün olarak kapıyı düşünelim. Kapı üç parçadan oluşsun. Üç parçanın da üretildiği ağaç türü ceviz ise, bu kapının <em>“cevizden imal edilmiş bir kapı”</em> olduğu kesindir. Yani, parçaları cevizden oluşan bir kapı için, hiç kimse, <em>“bu kapı çınar ağacından yapılmış bir kapıdır”</em>diyemez.</p>

<p>Buğday hasadından bir harman yeri meydana getirmişseniz, (o harman bir toplum olarak düşünüldüğünde) fertleri buğdaydır.</p>

<p>Ferlerinin tamamı A kökeninden oluşan bir topluma, siz B kökenli bir toplum diyemezsiniz. Ya da fertleri A, B, C gibi kökenden gelen bir toplum için de yalnızca A kökenli bir toplum diyemezsiniz. Parçalardan bütüne ulaşılır. Parçalar, bütünde yer alır.</p>

<p>Fertlerinin %80’i kitap okumayan bir toplum için, <em>“bu toplum kitap okumayı seven bir toplumdur” </em>diyemeyiz. Ya da fertlerinin % 90’ı edebiyat seven bir toplum içim, <em>“bu toplum şiir sevmez, bu toplum roman okumayı sevmez” </em>diyemeyiz.</p>

<p>Kısacası söylemek istediğim şudur: <em>“Fertler ve Toplum, biri parça, diğeri bütündür. Birbirlerinden ayrılamaz.”</em></p>

<p>Bunları niye anlattım? Şundan dolayı anlattım.</p>

<p>Toplum olarak fertlerimizle ilgileniyor muyuz? Fertlerden müteşekkil toplumlar diyoruz, parça diyoruz, bütün diyoruz da, bu ikisinin arasındaki bağı ve neredeyse kopmaz bir halat şeklindeki irtibatı görüyoruz da, “o toplumdaki bir ferdin suçunu yalnızca neden o ferde yüklüyoruz?”</p>

<p>Toplumun hiç mi suçu yok?</p>

<p>Olmaz olur mu? Bence en büyük suç toplumda.</p>

<p><em>“Gemisini kurtaran kaptan, bana dokunmayan yılan bin yaşasın, elle gelen düğün bayram, gözlerimi kaparım, işimi yaparım, kıl beşi, kurtar başı, her koyun kendi bacağından asılır”</em> ve daha bunlar gibi nice sözlerde bireysellik, bencillik ya da toplumsal sorumsuzluk aşılanmaktadır. Kişileri bir toplum içerisinde yaşadığını ve o toplumun bir gemi olup da aynı denizde ve aynın istikamette yol aldığını unutturan her ata sözü, görünüşte ata sözü olsa da hata sözüdür.</p>

<p>Bir toplumdabencillik, vurdumduymazdık, bireysellik hâkim ise, o toplumda yetişen bir ferdin yapmış olduğu her hata, her kusurdan o toplumun tüm fertleri de sorumludur.</p>

<p>Bireysellik, bencillik ve vurdumduymazlık içerisindeki toplumlar aynen bir bataklık gibidir. Bataklık nasıl ki sivrisinek üretirse, bireysellik, bencillik ve vurdumduymazlıkiçeirisndekibr toplum da suçlu üretir.</p>

<p>Ben Sevgili Peygamber Efendimizin u Hadis-i Şerif’ini bu noktada dikkatlerinize sunuyorum: “Her çocuk İslam fıtratı üzerine tertemiz doğar, Annesi ve Babası Hristiyan, Yahudi ya da Mecusi yapar. Annesi ve Babası Müslüman ise çocuk da Müslüman olur.”</p>

<p>Bu Hadis-i Şerif’ten yola çıkarak sesleniyorum: “Her fert, o toplumda tertemiz, güzel bir fıtrat ile hayatına başlar. O tertemiz, güzel fıtratı Annesi, Babası, çevresi ve bir bütün olarak toplum bozar ya da kötüye çevirir. Eğer Anne, Baba, toplum, çevre, okul ve Devlet üzerine düşeni yapar ve o fert için gerekli terbiye ve yetiştirmeyi sağlarsa, o çocuk o temiz ve güzel fıtratını ölene kadar devam ettirir.</p>

<p>Bu durumda yazı başlığındaki söz aynen geçerlidir: <em>“Her suçlu fert için o topluma da bir ceza vermek gerekir.”</em></p>

<p>Çok mu konuştum. Başınızı mı ağrıttım, bilmiyorum.</p>

<p>Tek bildiğim, “toplum masum değil.”</p>

<p>Ve yazımın başında belirttiğim “fertlerden topluma, parçadan bütüne gidilir” formülüyle hareket etmeye devam ediyorum ve diyorum ki, <em>“bir toplumun fertleri tahammülkâr, tebessümlü ve tefekkür ile hemhal iseler, o toplum, huzurlu bir toplumdur.”</em></p>

<p>Bunun aksi sözkonusu ise, yani o toplumda fertler %50’den fazla olarak, sabırsız, sert, kaba-saba insanlardan müteşekkil, asık suratlı ve gergin insanlardan oluşmuş ve fikir ve tefekkürden uzak, ilim ve irfan sahibi olmayan insanlardan meydana gelmiş ise o toplum için huzurlu bir toplum tanımlaması yapmamız mümkün değildir.</p>

<p>Günümüz dünyasında her ferde, her kişiye, her insana kesinlikle ve kesinlikle bu 3 T’ye sahip olacak tarzda yetiştirmeliyiz.</p>

<p>3 T’nin ne olduğunu anladınız sanırım: 3 T: Tahammül, Tebessüm, Tefekkür.</p>

<p>Eğer bu 3 T’yi aileden, okuldan ve Devletten almayan bir fert, inanın o toplum için büyük bir problem olur.</p>

<p>Sabırsız, kaba-saba bir insan etrafında bir beladır. Asık suratlı, gergin bir insan çevresinde bir beladır. Düşünmeyen, akletmeyen ve ilim ve irfandan uzak bir insan bulunduğu ortamda bir beladır.</p>

<p>Toplumbilimciler, sosyologlar ve bilumum bilim adamları eğer bir toplumu ıslah etmek ve huzurlu bir toplum inşa etmek istiyorlarsa, toptancı bir bakış açısıyla hareket etmemelidir. Tek bir fertten başlayıp da ıslah hareketlerine girişmelidir.</p>

<p>Ve kimse de toplumdaki fertlere, temel soruna inmeden ve onların nasıl bir yerden geldiğini bilmeden kızmamalı ve aniden tepki göstermemelidir.</p>

<p>Temel sorun, fertlerimizi 3 T noktasında doğru ve muntazam bir şekilde yetiştirebiliyor muyuz? Yoksa “saldım çayıra, Mevlam kayıra” ilgisizliği içinde miyiz?</p>

<p>Benim gözlemimi söyleyeyim: “Aile, okul, Devlet ve Toplum, hepsi de kendi çerçevesi içerisinde fertlerinin (Devlet için söylemek gerekirse vatandaşlarının) doğru ve muntazam bir şekilde yetiştirilmesinden sorumludur.</p>

<p>Bu hususta hakikati ifade eden söz şöyledir: “Her suçludan topluma da ayrı bir ceza yazmak gerekir.”</p>

<p>Evet, yine aynı sonuca geldik.</p>

<p>“Toplum masum değil. Parçadan bütüne ulaşılır.”</p>

<p>Ahmet SANDAL</p>

<p> </p>
]]></content:encoded>
<author>Ahmet Sandal</author>
<link>https://www.marasyenigun.com/yazarlar/ahmet-sandal/her-suclu-icin-topluma-da-bir-ceza-yazmak-gerekir/439/</link>
<pubDate>Sat, 12 Oct 2019 13:50:24 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>KANUN MU VİCDAN MI? HUKUK MU AHLAK MI?</title>
<content:encoded><![CDATA[<p>Armut mu, elma mı? Erik mi, kiraz mı? Karpuz mu, kavun mu?</p>

<p>Takva mı, fetva mı? Öz mü, şekil mi? Zarf mı, mazruf mu?</p>

<p>Kanun mu, vicdan mı? Hukuk mu, ahlak mı?</p>

<p>Armutlarla elmaları mı karıştırıyoruz? Eriği mi, kirazı mı çok seviyoruz? Karpuz mu, kavun mu daha çok içimizi ferahlatıyor.</p>

<p>Kavun ve karpuz yaz yiyecekleridir ve yiyenlere elbette ferahlık verir. Ancak hangisi daha çok ferahlatır?</p>

<p>“Yiyene ve yediğin vakte göre değişir” diyenler de var, “bu nasıl soru” diye garip garip bakanlar da var.</p>

<p>Tüm yiyecekler Yüce Rabbimin Bizlere bir ikramıdır. Şükür etmek gerektir. Öncelikle bu şuurda olmak gerektir.</p>

<p>Bu önemli noktayı böyle belirttikten sonra gelelim asıl meselemize. (Buraya kadar olan kısmı, dikkat çekmek için yazılmış bir girizgâh olarak görelim ve şimdi asıl mesele üzerinde kafa yoralım)</p>

<p>O meselimiz, “kanun mu, vicdan mı? Hukuk mu, ahlak mı” meselesidir.</p>

<p>Ya bismillah diyerek kendi bakış açımızla bu hususta sizlere şu görüş ve düşüncelerimi sunabilirim.</p>

<p>Öncelikle şu tespitimi sizlerle tartışmak istiyorum. Katılır ya da katılmazsınız.</p>

<p>“Bir toplumda kanundan korkan, ancak vicdanından korkmayanların sayısı artıyorsa, o toplumda huzursuzluk da artıyor demektir. Hiçbir kanun insan vicdanı kadar tesirli değildir.”</p>

<p>İşin püf noktası işte burada. “Hiçbir kanun, vicdan kadar tesirli değildir.”</p>

<p>Kanun yaparsın, birileri, ya boşluğunu bulur ya da hiç boşluğu yoksa, delip de geçer.</p>

<p>Romalı bir Filozofa ait olduğuiddia edilen söz şöyledir: “<em><strong>Kanunlar</strong></em>, <em><strong>örümcek ağlarına benzerler</strong></em>; <em><strong>küçük sinekler yakalanır</strong></em>, <em><strong>büyük sinekler ağı delip geçerler</strong></em>.” Bu sözün MarcusAurelius isimli bir Filozof tarafından söylendiği belirtiliyor. Ancak bazı kaynaklara bu sözü söyleyenin başka birisi olduğu da iddia ediliyor. Kim söylerse söylesin, çok da önemli değil. Sözün kendisi çok güzle ve oldukça da hakikatli.</p>

<p>Olay budur.</p>

<p>Biz kanunlara önem vermeyelim. Biz vicdanlara önem verelim. Kanunlar delip de geçilmeye müsait hukuki metinlerdir. Vicdanlar sağlam yetiştirilirse, insanların yüreklerindeki insanlık duygusu, merhamet hisleri ve iyilik düşüncesi geliştirilirse, kanun yapmaya dahi lüzum kalmaz.</p>

<p>Son günlerde bir de “etik mi, hukuk mu” tartışması başlatıldı. Diğer bir söyleyişle, “ahlak mı, hukuk mu, daha önemlidir?”</p>

<p>Hemen söyleyeyim, “etik değerler yani ahlaki ilkeler hukuktan önce gelir.”</p>

<p>İnsanlar, “hukukta bana bu hususta izin verildi, ya da takdir yetkim var” diyerek, vicdanlarına, ahlaki ilkelere ters de olsa, bazı yanlış kararlar alabiliyorlar.</p>

<p>İşte Belediye Başkanlarının “akrabalarını, eş ve dostlarını işe almaları, Belediyenin şirketlerinden ayrıca özel maaş almaları, en yakınlarını dahi hiç çekinmeden yüksek mevkilere atamaları” ve benzeri yanlış işler “belki hukuk çerçevesinde normal görülse de, etik ve ahlak noktasında doğru görülemez.”  </p>

<p>Bu noktada Yazar Alev Alatlı’nı şu sözü çok mühim bir gerçeğe işaret ediyor: "Helalleşmek mahkemede dava kazanmaktan daha üstündür. Çünkü her yasal hak helal değildir ve olamaz."</p>

<p>Ve bu sözden daha da önemlisi şu sözdür ki, bu bir Hadis-i Şerif’tir. Sevgili Peygamber Efendimiz (asm) bir gün bir sahabesine “Bir işi yapman için başkaları sana binlerce fetva verse bile, onlara aldırma! Sen fetvayı kalbinden al! Kalbinin vereceği fetvaya uy!”</p>

<p>Evet, işte çok mühim bir nokta: “Takvaya bak, takvaya yönel, takva sahibi olmak için uğraş.” Müftüden aldığın bir fetva, yüreğinde bir sıkıntı oluşturuyorsa, ancak ve ancak takva olanı seçtiğinde ruhunda bir ferahlama oluyorsa, durum açık ve net olarak bellidir. Fetva değil, takva mühimdir.</p>

<p>Fetva hukuktur, takva ahlaktır. Fetva şekildir, takva özdür. Fetva zarftır, takva mazruftur. Fetva kanundur, takva vicdandır.</p>

<p>Vesselam.</p>

<p>Ahmet SANDAL</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p> </p>
]]></content:encoded>
<author>Ahmet Sandal</author>
<link>https://www.marasyenigun.com/yazarlar/ahmet-sandal/kanun-mu-vicdan-mi-hukuk-mu-ahlak-mi/438/</link>
<pubDate>Fri, 09 Aug 2019 13:15:21 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>ECDADIMIZI BİLMEK DEĞİL ANLAMAK MÜHİM</title>
<content:encoded><![CDATA[<p>Bilmek ayrıdır, öğrenmek ayrıdır, anlamak ayrıdır.</p>

<p><em>Eğer anlamamış isek, bilmemiz ve öğrenmemiz çok da önemli değildir.</em></p>

<p>En başta Sevgili Peygamber Efendimizi (asm) anlamış olsak Bize bu yeter. Bu sözü söylerken O (asm) iki cihan serverine sonsuz salat ve selam gönderiyorum.</p>

<p>İslam’ı bilmek ve öğrenmek kadar anlamak da önemlidir. En önemlisi anlamak ve idrak etmektir.</p>

<p>Tarihteki Ecdadımızı bilmemiz ve öğrenmemiz elbette önemlidir. Ancak, bu kişilikleri anlamak daha mühimdir.</p>

<p>İşte şöyle bir tespitim var.</p>

<p><em>Hz. Fatih Sultan Mehmed Han’ı, Hz. Osman Gazi’yi, Hz. Yunus Emre’yi, Hz. Mevlana’yı, Hz. Nasreddin Hoca’yı, Hz. Mimar Sinan’ı, Hz. Yusuf Has Hacib’i, Hz. Yavuz Sultan Selim’i, Hz. Abdülhamid Han’ı ve Hz. Bediüzzaman Said Nursi’yi anlasaydık yeterdi. </em></p>

<p>Bu isimlerini zikrettiğim şahıslar kendi alanlarında birer dehalar ve o dehalar Bize her daim yol göstermektedir. Ve bu dehaların en büyük ortak özellikleri Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed’i (asm) en iyi anlayan kişilerdir.</p>

<p>Bu hususiyetin yanında, en önemli özellikleri ve hepsinin de en belirgin karakterleri, <em>“yaşadıkları çağı net okumak ve gerçekleri net görmek.”</em></p>

<p>Ben gariban bir Yazar olarak, <em>“çağın gereklerini dikkate alarak çaba gösteren ve kendisinden sonrakilere de bu hususta örnek olan her Devlet Adamına, her İlim Adamına, her Tefekkür İnsanına, her Şair ve Yazar’a hayranım.”</em></p>

<p>Bu hususta Bizim Tarihimizde onlarca örnekler vardır. Ben örneklerden onunu sizlere bir kez daha hatırlatmak ve bu örnek 10 şahsiyeti rahmet, minnet ve dua ile anmak istiyorum.</p>

<p>Hz. Fatih Sultan Mehmed Han, ilmi, askeri ve siyasi zekâsıyla adından sonsuza dek söz ettirecek bir dehadır. Çağ açıp çağ kapamak herkese nasip olur  mu? Bizans’ın sonunu getirerek yeni bir çağın başlaması Hz. Fatih Sultan Mehmed Han’a nasip olmuştur.</p>

<p>Hz. Fatih Sultan Mehmed Han’, <em>“ya ben İstanbul’u alırım, ya İstanbul beni”</em> sözüyle, kararlı ve kendinden emin bir tavrın temsilcisidir.</p>

<p>Hz. Osman Gazi, bir Devlet kurucusudur. Devlet kurmak, kurduğu Devleti sağlam temellere dayandırmak herkese nasip olmaz. Bazıları Devlet kurar da, Devleti sağlam temellere oturmaz. Önemli olan hem Devlet kurmak ve hem de kurduğu Devleti sağlam temellere dayandırmaktır. İşte bunu Hz. Osman Gazi sağlamıştır.</p>

<p>Hz. Osman Gazi’nin Devleti hangi temeller üzerinde kurduğu Oğlu Orhan Gazi’ye ir’ad ettiği vasiyetinde saklıdır.</p>

<p><em>"Ey oğul! Her işten önce din işlerine dikkat et. Farzlara) dikkat et, işte bu, Din ve Devletin güçlenmesine sebeptir. Din işlerini, dikkatli olmayan, itikadı bozuk ve doğru yoldan ayrılmaya yönelen, büyük günahlardan kaçınmayan, helala-harama dikkat etmeyen sefihlere ve ayrıca tecrübesiz kişilere bırakma, Devlet idaresinde bu gibi kişilere iş verme!”</em></p>

<p>Hz. Yunus Emre, sevginin, kardeşliğin ve aşkın sembol ismi. Şu söz ne güzeldir öyle: <em>“İlim, ilim bilmektir. İlim kendin bilmektir. Sen kendini bilmezsen, boş yere okumaktır.”</em></p>

<p>Okulların kapısına,<em>“burası kendini bilmene vasıta olacak yerdir”</em> yazılsa yeridir.</p>

<p>Hz. Mevlana, insanı ve çağını en iyi tahlil etmiş ve nefsinden başlayıp da insanı tanımış, çağını anlatmış bir Zat’tır.Hz. Mevlana,<em>“dün dünde kaldı Cancağızım, artık yeni şeyler söylemek lazım”</em> diyor. Zaten bu yazımızın ana fikri de budur. Dündeki Değerlerimizi anlamak ve yeni şeyler söylemek gerekir.</p>

<p>Hz. Nasreddin Hoca, fıkralarına güler geçeriz de verdiği mesajlar üzerinde hiç düşünür müyüz? Bir fıkrasının sonunda söylediği şu sözün hakikatini bir düşünün: <em>“Kazanın doğurduğuna inanıyorsun da, öldüğüne neden inanmıyorsun?”</em> İnsanın bencil ve menfaatçi bir mahluk olduğunu belirten en kısa ve en veciz söz.</p>

<p>Hz. Mimar Sinan, vefat ettiği 98 yaşına kadar dur durak dinlemeden eser bırakan büyük deha. Ve eserlerinin birçoğunu da 50 yaşından sonra meydana getirmiştir. Bizim Ülkemizde 50 yaşından sonraki dönemde insanlar daha çok <em>“yazlık ev, deniz kenarında dinlenme, hayattan elini çekme, bu kadar çalışma yeter” </em>denildiği gerçeğinin yanında Mimar Sinan’ın son nefesine kadar binlerce eser bırakmak için çalışmasını artık siz karşılaştırın.</p>

<p>Hz. Yusuf Has Hacib, Orta Asyalı Türk Alim, Kutadgu Bilig isimli kitabın yazarı. <em>Kutadgu Bilig Devlet Yönetimi ve adaletin önemi hakkında yazılmış en büyük eser.</em> Tarihten geleceğe ışık tutuyor.</p>

<p>Hz. Yavuz Sultan Selim,Halkının dirlik ve birliğine ve Devletin muhafazasına en büyük dikkati ve değeri veren Cihan Padişahı. “Milletimde ihtilâf-u tefrika endişesi <em><strong>Kûşe-i kabrimde</strong></em> hattâ <em><strong>bi</strong></em>-<em><strong>karar eyler beni</strong></em>, İttihadken savlet-i a'dâyıdef'açâremiz, ittihad etmezse millet, dağdar <em><strong>eyler beni</strong></em>.” Hz. Yavuz Sultan Selim Han Devletin ve Milletin birlik ve dirliğine o kadar hassasiyet gösteriyor ki, <em>“eğer Milletim ve Devletim ayrılık içinde sorun ve sıkıntıda olursa, kabrimde rahat duramam” </em>diyor.</p>

<p>Hz. Abdülhamid Han, Osmanlı Devleti’nin en zor devrinde siyasi ve diplomatik zekasıyla Devleti ayakta tutan bir dehadır. <em>Osmanlı’da eğitim, bilim, sanat, ekonomi ve kültür yönünden binlerce hamle ve atılımı başlatmıştır. </em>Böyle bir Kişinin iktidarda olmasından korkan ve Batı açısından tehlike gören Yabancı Güçler Hz. Abdülhamid Han’ı tahtından indirmişlerdir. Zaten O’ndan sonra da çok geçmeden Osmanlı Devleti yıkılmıştır. <strong>Necip Fazıl</strong>'ın <em>"<strong>Hz.</strong></em><strong><em>Abdülhamid Han’ı anlamak her şeyi, anlamaktır"</em></strong><strong>sözü sanırım Bize en net fikir verir.</strong></p>

<p><strong>Hz. Bediüzzaman Said Nursi, zor yıllarda çok mühim görev icra etmiş bir Alim Zat’tır. </strong><em>"</em><em><strong>Milletimizin imanını selamette görürsem</strong></em><em> cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım”</em>sözünü haykıran Üstadımızı anlayabiliyor muyuz? Başta gençlik olmak üzere Milletimizin fertlerinin imanî yönden tehdit ve tehlike altında olduğunu farkederek binlerce eser meydana getirmiş ve imanlı bir nesil oluşturmak için çaba sarfetmiştir.</p>

<p>Evet bu yazımızda <em>“bilmek, öğrenmek ve anlamak”</em> kavramlarına ve farklarına dikkat çekerek, Değerlerimizi, Ecdadımızı anlamanın Bize düşen en büyük vazife olduğunu ifade ettim.</p>

<p>İnşaallah anlaşılmışımdır.</p>

<p>Ahmet SANDAL</p>

<p> </p>

<p> </p>
]]></content:encoded>
<author>Ahmet Sandal</author>
<link>https://www.marasyenigun.com/yazarlar/ahmet-sandal/ecdadimizi-bilmek-degil-anlamak-muhim/437/</link>
<pubDate>Tue, 23 Jul 2019 11:41:31 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>SOSYAL MEDYADA PAYLAŞTIĞIM GÖRÜŞ VE DÜŞÜNCELERİMDEN ÖRNEKLER -2</title>
<content:encoded><![CDATA[<p>Sosyal medyayı, İslamî görüş ve düşünceleri yaymak için açık bir platform olarak görüyorum ve bu medya vasıtasıyla toplumumuzun daha da gelişmesi ve insanlarımızın maddi ve manevi yönden huzur ve refah içerisinde olması için İslamî görüş ve düşünce doğrultusunda yazıyorum. <em>Bazıları sosyal medyayı şahsi maksatları doğrultusunda kullansa da, bizler sosyal medyayı Allah rızasını kazanmaya bir vesile olarak görüyoruz.</em> Belki bizim de bazı hatalarımız ve sosyal medyada bazı yanlışlarımız olsa da, asıl maksadımız bellidir. Asıl maksadımız İslamî görüş ve düşünceleri yaymaktır. Bunun için sosyal medya bir araçtır.</p>

<p>Evet, bir önceki yazımda 17 başlık halinde, görüş ve düşüncelerimden örnekleri size takdim etmiştim. Şimdi kaldığımız yerden devam edelim:</p>

<p>18-</p>

<p>“Leyla’yı isterken Mevla’yı bulmak.”</p>

<p>Bu durum sırf Mecnun’a has bir durum değil. Bir çoğumuz bir şeylerin mecnunuyuz. Mal, mülk, servet, makam, mevki ve kudret hepsi de mecnunca bir istek aslında. <em>Bunu önceleri farketmesek de, bir çoğumuz sağa-sola çarpa çarpa, eninde-sonunda, er ya da geç, gerçeği farkediyor ve bir vakitler “deli gibi” arzuladığımız şeyleri elimizin tersiyle itmeye başlıyoruz.</em> O şeylerden vazgeçiş esasında “Leyla’yı ararken Mevla’yı bulmaktır.” Her şeyin aslında koca bir yalan, boş bir arzu olduğunu anlamaktır. Tek hakikatin Yüce Rab olduğunu hayatın içinde bizzat farketmektir.“ Leyla’yı ararken Mevla’yı bulmak” budur işte. Huzur ve mutluluk var, en sonundaki o gidişte.</p>

<p>Yüce Rabbim (cc) eninde-sonunda Kendisine çevirsin yollarımızı. Önemli olan son vardığımız yerdir.</p>

<p>19- Dört dörtlük bir hayatın formülü aşağıdadır:</p>

<p><em>4×4 Hayat:</em></p>

<p>a) "İman, sağlık, afiyet ve zenginlik."</p>

<p>b)"Merhamet, bereket, zarafet ve samimiyet."</p>

<p>c) "Huzur, refah, güven ve doğruluk."</p>

<p>d) "İş, aş, aşk ve heyecan."</p>

<p>İşte 4×4 Hayat bu.</p>

<p>20-Atalarımız ne güzel söylemiş; "büyük lokma yut da büyük söz söyleme."</p>

<p>Bir kış günün sabahında kızkardeşlerimi Pazarcık'ta karlı yollarda arabayla işlerine götürürken kızkardeşlerim "Aman Abi dikkat et” dedikçe, <em>“korkmayın birşey olmaz. Ben Ankara'da karlı yollarda araba kullanmış adamım. Pazarcık yolları da ne ki"</em> dedim. Araba 3. No.lu Sağlık Ocağının önündeki sokakta kara saplandı ve orada bırakmak zorunda kaldım.</p>

<p>Evet, Arkadaşlar siz siz olun da "büyük lokma yutun, ancak büyük söz söylemeyin.</p>

<p>21-“İsrail er ya da geç yok edilecektir.”</p>

<p><em>“İsrail tüm Dünya için kanserli bir ur’dur. Er ya da geç kesilip atılacaktır.”</em></p>

<p>22- “İlimde sizden üstekileri, malda sizden alttakileri ölçü alın.” Böyle düşünürseniz hayata denge ve kanaat ile bakar ve mutlu olursunuz. <em>“İlimde sizden alttakileri, malda sizden üstekileri ölçü alıyor ve halinize şükretmek yerine açgözlük yapıyorsanız”,</em> maazallah, isyana sürüklenirsiniz ve helak olursunuz.</p>

<p>23-Annemden çocukken sıkça duyduğum ve mutlaka bir Ayet-i Kerime ya da Hadis-i Şerif’e istinat ettiğine inandığım şu söz büyük bir hakikati ifade ediyor.</p>

<p><em>"Az sadaka, çok kaza ve bela savar."</em></p>

<p>Siz de bol bol infak yapın ve sadaka verin. Böylece akıl, ruh ve beden sağlığınızı korursunuz, Allah’ın izniyle.</p>

<p>24- Yaprakların son baharda döküldüğü gibi dökülür günahların. <br />
Sen de seherlerde tövbe edersen.<br />
Nasuh bir tövbe, sahih bir tövbe ile dua edersen.<br />
Hak Teâlâ nezdinde değer bulur sesleniş, feryatlar ve ahların.</p>

<p><em>Gece ibadeti ve seher vakitlerinde tevbe-i istiğfar çok mühim.</em></p>

<p>Allah bize de nasip eylesin. Amin.</p>

<p>25-Bundan birkaç yıl önceydi. Başbakanlık Etik Kurulu'nun gün boyu süren "Etik Paneli'ne" katıldım.<br />
Profesörler konuştu.<br />
Konuştu da hepsi boş konuştu.<br />
Doğrusu aşağıdaki sözde saklıdır.</p>

<p><em>"Bana iyi analar verin, size iyi vatandaşlar vereyim."</em></p>

<p>(Bu sözün Napolyon Bonapart'a ait olduğu söylenir)</p>

<p>26-Şehirleşme doğaya uyumlu olsun. <em>Binalar doğaya yük olmasın.</em>Doğa yok olmasın.</p>

<p>27- ­Kalem ve ilim olmazsa, cehalet çoğalır. <em>Kılıç ve cihad olmazsa da düşman çoğalır.</em> Bir Müslüman’ın asli görevi ya kalem, ya da kılıç ehli olmasıdır. Düşmanını da, cehaleti de yok et.</p>

<p>28- "Ya ilim öğreten, ya ilim öğrenen, ya dinleyen veya bunları seven ol. Sakın beşincisi olma! Yoksa helak olursun!"</p>

<p>Hadis-i Şerif</p>

<p>Evet, biz bu Hadis-i Şerif doğrultusunda mutlaka ilim ehli olmak, en azından ilmi sevmek zorundayız.</p>

<p>29- Bu Dünya’da sevap ve günahtan başka bir gerçek yoktur. <em>Sevap ve günah dışındaki her şey sanaldır ve hayaldir.</em> Bize kalan ve üzerimize yapışan sevap ve günahlardır.</p>

<p>Bu gerçek yaşadıkça anlaşılmaz. Bu gerçek yoğun tefekkürle anlaşılıyor.</p>

<p>30-"Sen mi hayal kuruyorsun" dedi Meczup.<br />
<em>"Hayır. Hayır, elbette Hayır! Hayalin seni kuruyor"</em> diye gülümseyerek ayrıldı.</p>

<p>Güneşin battığı yere doğru.</p>

<p> </p>

<p>Ahmet SANDAL</p>
]]></content:encoded>
<author>Ahmet Sandal</author>
<link>https://www.marasyenigun.com/yazarlar/ahmet-sandal/sosyal-medyada-paylastigim-gorus-ve-dusuncelerimden-ornekler-2/436/</link>
<pubDate>Sat, 06 Jul 2019 12:13:06 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>SİYONİSTLER YENİ BİR DÜNYA SAVAŞI İSTİYOR</title>
<content:encoded><![CDATA[<p>Israrla istenen bir şey var aslında. <em>O da savaş.</em></p>

<p><em>“Hoppala, kim savaş ister yahu”</em> diyebilirsiniz?</p>

<p>Hemen cevap vereyim: <em>“Siyonistler ister.”</em></p>

<p><em>“Hoppala ki, hoppala, Siyonistler neden savaş istesinler ki?”</em></p>

<p>Yine hemen cevap vereyim:<em> “</em>Çünkü tüm şartlar lehlerine ve her şey tam istedikleri gibi gelişiyor.”</p>

<p><em> “Hatta, benzetmek gibi olmasın da, tek kale maç derler ya, adamlar, çıkacak bir büyük savaşta tek kale maç yapar gibi, rahatça yeneceklerini düşünüyorlar.”</em></p>

<p>İşin lamı-cimi yok. Her şey çok açık. Siyonistler yepyeni bir Savaş istiyorlar. Cillop gibi bir Savaş istiyorlar.</p>

<p>Siyonistler özellikle 1850’den sonra Dünya’da açık bir üstünlük ve çok büyük güç kazandılar. Adeta rakipsiz kaldılar. Osmanlı’yı yıktılar. <em>İsrail ismiyle Ortadoğu’da adı Devlet esasında bir terör merkezi oluşturdular.</em>  ABD’yi adeta kuyruklarına doladılar. Dünya’daki güç merkezlerini parmaklarıyla oynatacak derecede aldatarak kendilerine bağladılar. Para, servet ve ekonomik güç zaten Yahudilerde.</p>

<p>Bu ahvalde, adamları dizginleyecek ne var ki? Dünya’nın bu kadar dengesiz ortamında, tek kutuplu güç merkezinin oluştuğu bu minvalde, Müslümanların başsız kaldığı ve zavallı duruma düşürüldüğü bu çağda, adamları kim durdurabilir ki?</p>

<p>Geçen gün “<em>Nekbe”</em> isimli bir TV Programını izledim ve Siyonizmin Filistin’de nasıl zulüm işlediğini tüylerim diken diken olarak, içimiz yanarak bir kez daha idrak ettim.Esasında Filistin’deki bu dram, bu zulüm Türkiye’de okullarımızda ders kitabı olarak okutulmalı ve anlatılmalıdır. <em>Türk Gençliğinin Siyonizme kin ve öfkesi her daim diri tutulmalıdır.</em></p>

<p><em>“Nekbe”,</em> Arapça bir deyim. Türkçesi “büyük felaket” demektir. 1948 yılında, Filistin Topraklarında İsrail’in kurulması Nekbe’dir.</p>

<p>Nekbe, bir anda olmadı. Nekbe’nin öncesi var ve öncesi çok mühimdir.</p>

<p>1850’li yıllardan sonra Filistin’i adım adım işgal etmeyi kafalarına koyan Siyonist Alçaklar, 1890’dan sonra ufak ufak toprak satın alma ve çeşitli yollarla Filistin’e yerleşiyor. TheodorHerz denilen Şerefsizin Osmanlı’dan toprak istemesi ve Ulu hakan Abdülhamid Han’ın o Şerefsiz Adamı terslemesi bilinen bir gerçektir. 1913’den yani birinci Dünya Savaşından itibaren Filistin’e Siyonizm’in yayılması hızlanıyor. 1917’de Filistin ve Kudüs İngilizler tarafından işgal edilince, Siyonistlerin iştahı daha da kabarıyor ve İngiliz Alçaklarını da yanlarına alarak zulümlerini artırıyorlar. 1917’den 1948 yılına, yani Terörist İsrail kurulana kadar geçe devrede, Filistin’de adeta taş üstünde taş bırakmayarak ve yüzbinlerce Filistinli’yişehid ederek Terör Oluşumu İsrail’e zemin hazırlıyorlar. 1948’den sonrasını zaten herkes biliyor. <em>Zaten, İsrail terörü 1948’den sonra daha da şiddetleniyor. Eskiden arkalarında İngilizlerle hareket eden Siyonist Alçaklar, bu tarihten sonra yollarına ABD ile devam ediyorlar.</em></p>

<p>Buraya kadar olan hüzünlü, acı ve dramatik gelişmeler tarihte kaldı. Tarihteki bu yaşanılanlar elbette önemli. Ancak, asıl önemli olan bundan sonrası.</p>

<p>Şurası çok açık bir gerçek ki Siyonistler bir Dünya savaşı istiyorlar. Bütün çabaları bunun için. Bu yeni Dünya Savaşı’ndan sonra tüm planlarının ve <em>“Arz-ı Mevud”</em> dedikleri hedefin sağlanacağına inanıyorlar. <em>Arz-ı Mevud, güya Yahudilere vaadedilmiş topraklar manasına geliyor ve bu topraklar bizim Ülkemizi de kapsıyor.</em> Adamların gözü bizim topraklarda.</p>

<p>Siyonistler yanlarına ABD’yi alarak ve Suudi Arabistan ve Körfezdeki bazı Arap Devletçiklerini de peşlerine takarak, İran ve Irak bölgesinde taş taş üstünde kalmayacak şekilde bir savaş organize ediyorlar.  Suudi Arabistan, ABD’nin askeri güçlerinin Körfez topraklarında yeniden konuşlandırılması talebini onayladı. Yakında füzelerin havada uçuştuğunu TV’lerde görmek durumunda kalabiliriz. Söylemeye dilim varmıyor ancak, belki de sırf TV’lerde izlemekle kalmayacağız. Bizzat bu sorunu yaşayabiliriz de. Allah (cc) tüm Ümmet-i Muhammedi korusun. Allah (cc) tüm masumları ve mazlumları korusun.</p>

<p>Şu tehlike çok açık bir tehlikedir. ABD ve İsrail Ortadoğu’da bir çok yere saldıracak ve bu saldırılarında Suudi Arabistan ve bazı Körfez Ülkelerini de kullanacaklar.</p>

<p>Fırsat bekleyen Yunanistan, ABD’nin ve İsrail’in yanında yer alırsa ve fırsattan istifade bir maceraya kapılırsa, durum daha da tehlikeli olur. Savaş, Bizim için de kaçınılmaz olur. Türkiye ve Yunanistan, her ikisi de NATO üyesi olduğundan, bir savaş çıktığında ya ortada NATO-MATO kalmaz, ya da NATO Bize destek çıkmaz. Bunlar kuvvetli ihtimallerdir.</p>

<p>Şimdi bu yazılanlardan sonra şu soru akla gelmektedir: <strong><em>“Bu savaş 3. Dünya savaşı mıdır, yoksa Dünya’nın son savaşı mıdır? Benim inancıma göre bu savaş Dünya’nın son savaşı olacaktır.”</em></strong></p>

<p><strong><em>Sevgili Peygamber Efendimizin (asm) bir Hadis-i Şeriflerinde haber verdiği Melhame-i Kübra’nın vakti gelmiştir. “</em></strong>Melhame-i Kübra , Büyük Savaş demektir.”<strong><em>Bizim Melhame-i Kübra, karşı taraftakilerin de Armagedon dedikleri savaş Dünya’nın son savaşı olacaktır. </em></strong>Bu savaş çok şiddetli geçecek ve büyük ordular karşı karşıya gelecektir. Savaşın merkezi Ortadoğu olacaktır. Hadis-i Şerif’in haber verdiğine göre, savaş bizim lehimizde sonuçlanacaktır. Hernekadar Siyonistler güçlerine güvenseler de yenileceklerdir, inşallah.</p>

<p> </p>

<p>Şurası nettir,<strong><em> “Siyonistler yeni bir Dünya savaşı istiyorlar ve yenilecek olanlar da kendileri olacaktır.”</em></strong>Vesselam.</p>

<p> </p>

<p><strong>Ahmet SANDAL</strong></p>

<p> </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p> </p>
]]></content:encoded>
<author>Ahmet Sandal</author>
<link>https://www.marasyenigun.com/yazarlar/ahmet-sandal/siyonistler-yeni-bir-dunya-savasi-istiyor/435/</link>
<pubDate>Mon, 20 May 2019 21:05:20 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>TOPLUMUN AKLI VAR MIDIR YOK MUDUR?</title>
<content:encoded><![CDATA[<p>Fatih Sultan Mehmed Han Hazretleri, aklıyla, fikriyle ve cengaver ordusuyla İstanbul’u fethetmek üzereyken, Bizans’ın sözde Bilginleri Ayasofya’da <em>“meleklerin cinsiyetini tartışıyormuş.”</em></p>

<p>Biz de şimdi <em>“Toplumun Aklı Var mıdır, Yok mudur</em>?” şeklinde bir tartışma başlattık ya, bu tartışma da ilk bakışta, <em>“meleklerin cinsiyeti var mıdır, yok mudur”</em> gibi anlaşılır ve saçma bulunabilir.</p>

<p>Hayır hayır değil! Saçma değil. Çok gerekli bir tartışma.</p>

<p><em>“Toplumun Aklı Var mıdır, Yok mudur?”</em> tartışması çok gerekli bir tartışmadır. Zaten akıl dediğimiz de somut bir cisimden bahsetmiyoruz. <em>“Toplumun izanı var mıdır”</em> diye soruyoruz.</p>

<p>Evet, bu izahattan sonra tartışmayı şimdi başlatıyorum.</p>

<p><em>“Toplumun Aklı Var mıdır, Yok mudur?”</em></p>

<p>Hangi Toplum?</p>

<p>İsterseniz önce bundan başlayalım.</p>

<p>Kardeşim Toplum, Toplum, Toplum diyorsun da, önce şu soruya cevap ver: <em>“Hangi Toplum?”</em></p>

<p><em>Kapitalist Toplum mu? Materyalist Toplum mu? İslamîToplum  mu? Laik Toplum mu? Sapkın Toplum mu? Azgın Toplum mu? </em></p>

<p>Evet, durum anlaşıldı. “Toplum var, Toplum var!” Toplum diyerek geçmeyeceğiz ve özüne ineceğiz ve içeriğine bakacağız.</p>

<p>Evet, “Toplumun Aklı Var mı, Yok mu?”  tartışmasında, “hangi Toplumdan bahsediyoruz, önce bunu net olarak belirtmek gerekir.”</p>

<p>Kapitalist Toplumun aklı nasıl olsun ki? Zevk, sefa, gününü gün etme temel bir hedef alındığı yerde, akıl devre dışı kalır.</p>

<p>Evet, buna göre <em>Kapitalist Toplumun aklı yoktur.</em></p>

<p>Aynı şekilde,Materyalist Toplumlarda da akıl arama.Çünkü, denge olmayan yerde akıl olmaz. Maretyalist Toplumlarda maneviyat devre dışıdır, her şey maddedir.</p>

<p>Laik Toplumda akıl var mıdır? Laik Toplumda akıl var gibi görünse de, aslında yoktur. <em>Laiklik, sözde Din ve Devlet işlerinin ayrılması gibi görülür. Ancak uygulamada, durum farklıdır.</em> Uygulamada her şey din dışılık olarak gelişir. Halbuki akıl insana, Din’in bir Toplum için en önemli bir müessese olduğunu vcDin’i devre dışı bırakarak vicdanlara hapseden sistemlerin asla ve asla Toplumlara mutluluk getirmediğini anlatır. Buna göre, Laik Toplum da akıl dışıdır.</p>

<p>Sapkın ve Azgın Toplumları tartışmaya dahi lüzum yok.Lut Kavmi, Sodom ve Gomore Kavmi, Antik Pompei Şehrinin yaşadığı Toplumda aklın zerresi dahi yoktur. Bu kavimler nefsani isteklerin ve şehvetin yoluna girmiş alçak Toplumlardır. Bunlarda akıl da yoktur, fikir de yoktur.</p>

<p>Azgın ve Sapkın Toplumlarda akıl arama derken, ne kastettiğimi de ifade edeyim. Elbette Azgın Toplum’un genel gidişatına aykırı kişilerde akıl vardır ve bu akıllı kimseler o Toplumu sık sık uyarmaktadır. En bilinen örnek Hz. Lut’tur. Allah ondan ebeden razı olsun. Hz. Lut (as) her defasında Toplumunu uyardı. “Yapmayın, etmeyin, bak bu yaptığınız iş çok yanlış” dedi. Peki, akılsız Toplumu Hz. Lut’a nasıl karşılık verdi? <em>“Dediler ki: "Biz seni Toplumun işine karışmaktan' men etmemiş miydik?" (Hicr Suresi, 70)</em></p>

<p>Şu lafa bakın, şu söze dikkat edin: <em>“Biz seni Toplumun işine karışmaktan yasaklamamış mıydık?”</em></p>

<p>Yani, Lut Kavmi, “her türlü azgınlığı, sapkınlığı işleyeceğiz ve sen Bize karışmayacaksın” diyor.</p>

<p>Bu nasıl bir rezalet sözdür ve bu nasıl bir alçakça bakıştır. Bu bakışta ne akıl var, ne de mantık var. Bu bakışta yalnızca alçaklık var.</p>

<p>Evet, bu durumlarda “akıl ile Toplum, yanyana gelmiyor.” Toplumun geneli, tek taraflı bakıyorsa, Toplumun geneli nefis ve hevasına uymuşsa, akıl devre dışıdır. Kimse o Toplumdan hayır beklemesin.</p>

<p>Ancak, İslamî Toplum, akıl Toplumudur. Çünkü,heva ve hevesler sınırlanmış, azgınlık ve sapkınlık yasaklanmış, ahlak ve hukuk baş tacı edilmiştir.</p>

<p>Bir Toplum İslamî değilse, her türlü akıl dışı uygulama, her türlü rezalet sözkonusudur.İslamî Toplum derken, yalnızca ilim değil, ilim ve irfan, yalnızca akıl değil, akıl ve izan, yalnızca tefekkür değil, tefekkür ve hikmeti kastediyorum.</p>

<p>İslamî Toplum dediğimizde yalnızca Müslümanların yaşadığı yerler de anlaşılmasın, İslamî bakışa sahip her yerde İslamî Toplum vardır. Adı Müslüman, ancak yaşantısı İslam’dan fersah fersah uzak olan yerlerde de İslamî Toplum olmaz. Zorla Devlet baskısı ile insanlara bazı kuralların ve bazı işlerin yaptırılmaya çalışıldığı yerlerde de İslamî Toplum olmaz.</p>

<p>İslamî Toplum, aklı ve izanı, ilim ve irfanı, tefekkür ve hikmeti birlikte benimsemiş ve tüm ruhuna sindirmiş Toplumdur. İşte bu Toplum özlenen ve beklenen bir Toplumdur.</p>

<p>Bu Toplum için aklı var mıdır, yok mudur diye sormaya hiç gerek yoktur. Böyle bir Toplum tepeden tırnağa akıldır ve bu Toplumun her ferdi, “emr-i bil maruf, nehy-i anilmünker” üzeredir. İşte, bu son cümlede saklıdır her sorunun çözümü ve ne demek istediğimizin özeti budur.</p>

<p>“İyiliği teşvik etmek, kötülükten sakındırmak.” Akıllı Toplumun formülüdür.</p>

<p>Ahmet SANDAL</p>
]]></content:encoded>
<author>Ahmet Sandal</author>
<link>https://www.marasyenigun.com/yazarlar/ahmet-sandal/toplumun-akli-var-midir-yok-mudur/434/</link>
<pubDate>Wed, 23 Jan 2019 17:57:26 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>ŞU POŞET MESELESİ HAKKINDA BİR KAÇ SÖZ</title>
<content:encoded><![CDATA[<p>Baştan belirteyim poşet sevimsizdir ve kendisinden çok nefret ederim. Poşetten nefretimin nedeni aslının plastik olmasıdır. Peki, şimdi diyeceksiniz ki, plastikten neden nefret ediyorsunuz?</p>

<p>Plastikten nefretimi çok yerde yazdım ve söyledim. İsterseniz bir kez daha yazayım ve söyleyeyim.</p>

<p>Bu arada plastiğin de aslı petrole dayandığı için, benim nefretim ta petrole kadar gider. Yani petrolden de nefret ediyorum. Petrolden nefretimi bundan 6 sene önceki bir yazımda şöyle belirtmiştim. Yazımın başlığı <em>“Şehir mi, Zehir mi?”</em></p>

<p><em>“Şehir adeta petrolün istilâsı altındadır.Şehirde her şey petrol ağırlıklı oldu artık.Üstüne basarak yürüdüğünüz, arabanızla sürüp gittiğiniz asfalt nedir? Özü itibariyle petroldür. Evinizin penceresinde kullandığınız PVC çerçeveler nedir? Onlar da petrolden mamuldür. Daha bitmedi. Üzerinizde giydiğiniz ve şehirde forslu forslu gezdiğiniz polyester kumaştan üretilmiş giysiler nedir? Onlar da özde petroldür. Durun daha bitmedi. Arabanızın teker lastiği, ayakkabınız alt lastiği, manavdaki plastikten mamul sebze-meyve kasası, marketten aldığınız yiyecekleri koyduğunuz poşet nedir? Durun durun daha sayacağım. Su içtiğiniz pet şişe, çay içtiğiniz hazır plastik bardak, makarnanın konulduğu paket nedir? Onlar da petrol ürünleridir. Lâfı uzatmaya gerek yok, şehirdeki petrolün ağırlığı omuzumuza binmiş vaziyettedir. Esasında omuzumuza değil, petrol resmen nefes borularımıza taarruz etmiş ve soluklarımız adeta petrolün istilâsı altındadır.</em>Öyleyse, şehirde yalnızca sokaklar petrolün istilâsında değil, soluklarımız da petrolün istilâsı altındadır.”</p>

<p>Evet, 6 sene önce bu şekilde yazdıktan sonra, konuyu poşete getirmişim ve “öncelikle şehirdeki petrolün istilâsına son vermek gerekir. Bu mümkün mü? Günümüz itibariyle mümkün görülmüyor. Buna rağmen tedbir almak gereklidir. Petrolün tesirini biraz da olsa kırmak gerekir. Bir örnek vererek yazımı bitirmek istiyorum. <em>Marketlerde plastik poşetler yerine çocukluğumuzda olduğu gibi, kese kâğıtları kullanıldığında petrolün ağırlığı bir nebze olsa azaltılmış olacaktır. Bunun gibi birçok yeni uygulamayla petrolün ağırlığını azaltmak mümkündür.”</em></p>

<p>Evet, bundan 6 sene önce yazdığım husus bu. Tam tarihini söylüyorum: 8 Şubat 2013 tarihinde böyle yazdım. Bu yazımı isteyen Google’da ararsa bulur.</p>

<p>Poşetten kurtulmamız gerektiğini 6 sene önce yazdım ve 6 sene sonra poşetten kurtulmak için gerekli hukuki, idari ve yasal düzenlemeler başladı. <em>Biz gündemi sanırım 6 sene, 10 sene öncesinden takip ediyoruz. Buna göre şu an önerdiğim ve yerine getirmesini istediğim hususlar, 6-10 sene sonra yerine getirilirse, hiç şaşırmam.</em></p>

<p>Evet, işin latife kısmı bir yana, gerçek olan şudur ki, poşet de, plastik de, petrol de hepsi de sağlığa zararlıdır.  İnsanımız ve dünyada şehirlerde yaşayan bütün insanlar <em>“petrolün zehrinden ve şerrinden” kurtulmalıdır.</em> Şehir zehir olmaktan çıkartılmalıdır. İşte bu hususta poşetten kurtulmak çok önemlidir. Sırf poşetle kalmamalı, petrol türevi olan, egzoz gazlarından tutun da, PVC, pet şişeler, polyester kumaşlar ve petrolden üretilen ne varsa, hayatımızdan söküp atmalıyız.</p>

<p>Plastik ve poşetlerle ilgili bir başka yazımda da şöyle seslenmişim:“Evet, bu çağda, bu hayatta her şey plastik ve plastik türevleri olmuş. <em>Kapının kolu plastik, su içtiğimiz şişe plastik, oturduğumuz koltuk plastik, pencere plastik, poşet plastik, kova plastik. Nereye el atsak plastik olmuş. Plastiğin toprağa karışıp da yok olmaması ve çevreye verdiği zararlar bir gerçektir.</em> Plastiğin bazı hastalıkların (hatta kanserin) bir sebebi olduğu bir gerçektir.Bu tür sorunların plastiğin hayatımızdan mümkün olduğunca atılması için birer haklı neden olduğunu düşünüyorum.Plastik medeniyeti derken kasdım elbette çevre kirliliği ve hastalıklara yol açan bu zararlı maddeye dikkat çekmektir. Ancak bu maddenin bir başka daha rahatsızlığı var.</p>

<p>“Plastik ruhsuz bir maddedir.”</p>

<p>Şimdi bu son sözümden sonra, <em>“hayda, plastik ruhsuz maddedir de, demirin, çeliğin, altının, kömürün, tahtanın, odunun, taşın, duvarın ruhu mu var”</em> diye seslendiğinizi duyar gibiyim. Evet, demirin, çeliğin, altının ve tabiatta orijinal olarak mevcut olan her maddenin ruhu vardır. Bir demir sesiyle, tınısıyla farklıdır. Bir altının çıkarmış olduğu o tiz ses, hemen farkedilmesini sağlıyor. Hele altının o eşsiz görünümü ve bakanlara (özellikle de bayanlara) karşı cazibeli rengi ve çekici duruşu ile asil bir maden olduğu bellidir.</p>

<p><em>Plastik öyle mi? Değil. “Plastiğin sesi” desen “ayrı bir sesi yok”, “tutuşu” desen “eldeki tutma duygusu hoş değil”, “duruşu ve görünümü” desen, plastik oldukça itici bir maddedir. Sanki sanal bir maddedir.</em></p>

<p>Evet, tüm bu yönleriyle <em>“plastik ruhsuz bir maddedir.”</em>Maalesef, bu ruhsuz madde Dünya’yı sanki esir aldı. Bu ruhsuz maddenin esaretindeki insan da ruhsuzlaştı ve adeta sanal haline geldi.</p>

<p>Plastik medeniyetindeki insanlık, ruhsuz ve şuursuz bir noktaya doğru maalesef sürükleniyor.” Bu yazımın tarihi, 31 Mayıs 2017’dir.</p>

<p>Evet, bu yazıda geçmiş günlerde yazmış olduğum 2 yazımla sizlere seslendim.</p>

<p>Özetle poşet, plastik ve petrol sağlığa zararlıdır. Sağlığa zararlı oldukları gibi çevreye de, tabiata da zararlıdır. 1 Ocak 2019 tarihinden itibaren marketlerde poşetlerin parayla satılması uygulaması çok yerinde bir harekettir. (Hatta bu hususta gecikilmiştir de. Keşke bu karar 5 yıl önce alınsaydı ve poşet sınırlaması 5 yıl önce alınsaydı)Tabi, çevre bilinci zayıf olan kişilerin poşetle ilgili bu kararı anlamaları birer zordur. Bu hususta çevre bilincini geliştirmek için Devletimiz (başta ilgili kamu kurumları olmak üzere) gerekli çabaları göstermeli ve çeşitli eğitim programları gerçekleştirmelidir.</p>

<p> </p>

<p>Ahmet SANDAL</p>

<p> </p>
]]></content:encoded>
<author>Ahmet Sandal</author>
<link>https://www.marasyenigun.com/yazarlar/ahmet-sandal/su-poset-meselesi-hakkinda-bir-kac-soz/433/</link>
<pubDate>Thu, 17 Jan 2019 18:33:50 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>SIFIR BÜROKRASİ HAREKETİ BAŞLATIYORUM</title>
<content:encoded><![CDATA[<p>Sıfır Atık projesi 2017’de başladı ve 2018’de hızlanarak sürüyor. Hedef, 2023’te Ülkemizin tamamında, “tüm atıkların tamamıyla çevreye verilmeden kendi bütünlüğü içerisinde dönüştürülerek ya da yeniden değerlendirilerek kullanılması ve başta plastikler olmak üzere çevreye zararlı tüm maddelerin tüketiminde tasarrufa riayet edilmesidir.”</p>

<p>Sıfır Atık önemli bir proje. Ben bu projeye destek veriyorum. Öncelikle bunu net olarak belirtmeliyim.</p>

<p>Şimdi, en az bu proje kadar önemli bir proje öneriyorum.  “Sıfır Bürokrasi Projesi”ni öneriyorum. Hatta bunu “Sıfır Bürokrasi Projesi” olarak değil, “Sıfır Bürokrasi Hareketi” olarak nitelendiriyorum.</p>

<p>Böyle bir hareket elzemdir. Böyle bir hareket Ülkemizin insanlarının kurtuluşu ve ileri Ülkeler gibi müreffeh ve huzur içerisinde yaşaması için çok çok önemlidir.</p>

<p>Şimdi diyeceksiniz ki, “Sıfır Atık Projesi”nden bir şey anlamamışken, “Sıfır Bürokrasi Hareketi” de neyin nesidir, kimin fesidir?</p>

<p>“Durun, durun, fesi karıştırmayın”, fes tarihe karıştı. Şimdi “şapka giymek zorunluluğu” var.</p>

<p>Fes, şapka derken, gelin isterseniz, “Sıfır Bürokrasi Hareketine buradan başlayalım.”</p>

<p>Biliyor musunuz bu Ülkede “Şapka Giymek zorunluluğu hakkında bir Kanun var.” Peki, bu zorunluluk yasa ile belirlenmişken niye şapka giymeyenlere bir şey yapılmıyor? Hemen cevap vereyim. Çünkü, bu Kanun teoride var, ancak uygulamada yok. Bu Kanun güncel değil, çok eski.</p>

<p>Evet, Sıfır Bürokrasi Hareketine işte bu noktadan başlıyoruz.</p>

<p><em>Nerede güncel olmayan, eskimiş ve pratikte uygulama imkanı olmayan yasa, tüzük, yönetmelik varsa, hepsini kaldırmak ve çöp sepetine atmak gerekir.</em></p>

<p>Bürokraside gördüğüm ikinci sorun da şu: “Böyyüüüüük Makamlara ulaşılmıyor.” Böyyüüüüük Makamların kapıları vatandaşa olabildiğince kapalı. Ancak, bu kapılardan rantiyeciler-şantiyeciler elini kolunu sallayarak giriyor.</p>

<p>Evet, Sıfır Bürokrasi Hareketinde ikinci başlangıç noktamız da budur: “<em>Bütün Böyyüüüük Makamların kapılarını söküp atıyoruz. Herkes istediği gibi bu makamlara girip çıkacak”.</em></p>

<p>Sıfır Bürokrasi Hareketinde üçüncü hedefimiz, makam aracı saltanatı kaldırılacak. “<em>Mersedesmiş, fersedesmiş tüm makam araçları hemen satılarak Devlete gelir kaydedilecek.”</em></p>

<p>Sıfır Bürokrasi Hareketinde dördüncü hedefimiz, “vatandaşa güvensizlik göstergesi olan tüm belgeler ve tüm evraklar çöpe atılacak.” “Vatandaşın beyanı esastır”, kuralı doğrultusunda, vatandaştan ıvır-zıvır belge ve bilgi istenmeyecektir.</p>

<p>Vatandaş bir yerde yatırım mı yapacak, şu üç nokta dışında hiçbir bilgi ve belge dikkate alınmayacaktır.  1-Yatırım yapılacak yerin imar ve çevresel açıdan uygun olup olmadığı. 2-Yatırımcının ekonomik ve mali gücünün uygun olup olmadığı. 3-İşin hak, adalet ve ahlaki bakımdan uygun olup olmadığı.</p>

<p>Sıfır Bürokrasi Hareketinde beşinci noktamız, her işin yerinde ve yerel imkanlarla çözülmesidir. Madencinin Ankara Bürokrasinde, aç kurtlarla işi ne olabilir? Aç kurtlar derken makamlarla bağlantılı ve forslu adamlardan bahsediyorum. Yatırımcının Ankara Bürokrasisinde, aç gözlerle ne işi olabilir. Aç gözler derken, Devlet gücünü kendi lehine kullananları kastediyorum. Her başvuru, her talep yerinde ve yerelde çözülmeli ve <em>Ankara yalnızca sağlam bir denetim sistemi ve güçlü bir koordinasyon oluşturmalıdır. </em></p>

<p>Sıfır Bürokrasi Hareketinde altıncı hedefimiz, işlerin, görevlerin ve makamların ehil ve liyakat sahiplerine sınav sistemiyle verilmesidir. <em>Herkes bileğinin gücüyle bir yerlere hak ederek gelmeli ve kimseye minnet duymamalıdır.</em> Herkes çalışma ve görevlerinde de hak edene hak ettiği belgeyi ve işi vermelidir. Haketmeden ne vatandaş, ne de kamu görevlileri bir şey elde etmemeli ve elde edemeyeceğini de ta en baştan bilmelidir.</p>

<p>Sıfır Bürokrasi Hareketinde yedinci noktamız, <em>“emanet bilincini her kamu görevlisinin ruhuna aşılamaktır.”</em> Kimse kamu görevlerini ve Devlet makamlarını babasından kalan bir miras ya da bir hak olarak görmemelidir. Bütün görev ve makamların asıl sahibi Vatandaştır. İşte herkese bu bilinç verilmelidir. Bu bilince sahip olmayan ya da bu bilinç dışında hareket eden her kamu görevlisi ve yetkilisi hemen kapı dışarı edilmelidir.</p>

<p>Sıfır Bürokrasi Hareketinde sekizinci hedefimiz, <em>kamuyu yani Devleti olabildiğince ekonomik işlerin dışında tutmaktır.</em> Devlet, mal alıp satmamalı, Devlet fabrika kurmamalıdır. Devlet yalnızca sanayiciler ve tüm yatırımcılar için, az, ancak pratik ve sağlam kurallar oluşturmalıdır.</p>

<p>Sıfır Bürokrasi Hareketinde dokuzuncu noktamızı şu şekilde açıklayabiliriz: Kamu görevlileri ve tüm yetkililer vatandaş odaklı düşünmek zorundadır. Vatandaş odaklı düşünmek derken de şunu kastediyorum: Kimse <em>“amirim ne der”</em> diye bir kaygı içerisinde olmayacak. Herkes, <em>“vatandaşımız ne der”</em> kaygısı taşıyacaktır.</p>

<p>Sıfır Bürokrasi Hareketinde onuncu ve sonuncu belirteceğimiz nokta da şudur ki, <em>yasama, yürütme ve yargı dediğimiz üç büyük kuvvet birbirine asla ve asla müdahale etmemelidir.</em> Herkes kendi sınırları içerisinde ve vatandaşın memnuniyetini artıracak şekilde hareket etmelidir.</p>

<p>On maddeyle “Sıfır Bürokrasi Hareketini” izah etmeye çalıştım. Bu hareket eğer hayata geçirilirse, toplumların baş belası olan şu 4 Y’den kurtulmuş oluruz: 1-Yolsuzluk, 2-Yoksulluk, 3-Yozlaşma, 4-Yalakalık.</p>

<p>“Yalakalık” dedim de hemen aklıma geldi. Bu Ülkede salgın bir hastalık gibi, “Saaayııın, Saaayıııın , Saaayııın” diyerek ve uzattıkça uzatarak, makam sahiplerine bir hitap şekli var ki, bu sözden tiksinir oldum. Evet, <em>Sayın lafını duymak hoş ancak, öyle her anda, her hitapta ve uzatarak “Saaayııın, mayın” demek de hiç hoş değil </em>ve yalakalağın daniskasıdır.</p>

<p>İşte “Sıfır Bürokrasi Hareketi” başlarsa ve hayat bulursa, bu “<em>Saaayııın lafları da, yalakalık da artık tarihe karışır.”</em></p>

<p>İnşallah, bu Toplum da bu 4 Y’den kurtulur. Bunun için sesimize kulak verilmesi ve neredeyse bu Toplumun kurtuluşu ve sağlam bir kamu yönetimine kavuşması için 20 yıldır yazdıklarımın ve önerdiklerimizin dikkate alınması gerekir.</p>

<p><em>“Sıfır Bürokrasi Hareketinin” hayata geçirilmesini ve tam olarak uygulanmasını Yüce Rabbimden niyaz ederim. </em></p>

<p>Ahmet SANDAL</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p> </p>
]]></content:encoded>
<author>Ahmet Sandal</author>
<link>https://www.marasyenigun.com/yazarlar/ahmet-sandal/sifir-burokrasi-hareketi-baslatiyorum/432/</link>
<pubDate>Mon, 31 Dec 2018 17:29:03 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>YENİ DÖNEMDE BELEDİYECİLİK NASIL OLMALIDIR?</title>
<content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye’de belediyecilik ne halde? Nasıl durumda? Halk belediyelerden ne bekliyor? Belediyeler halktan ne bekliyor? Halk belediyelerden ne gibi hizmet alıyor ya da ne gibi hizmet alamıyor? Sorular uzar da uzar.</p>

<p>Bu sorular çok mühim ve cevapları sorulardan daha mühim.</p>

<p>Hemen baştan itibaren başlayayım kendi gözlem ve düşüncelerime göre açıklamalarda bulunmaya. İlk sorudan itibaren cevaplıyorum.</p>

<p><em>Türkiye’de belediyecilik berbat halde.</em> Ben belediyelerden memnun insan görmedim. Belediyeler, Devlet parasını çar-çur eden teşkilatlar olarak görülmektedir. Belediyeler, yandaşlarına rant ve imkan sağlayan yerler olarak görülmektedir. Belediyeler, iş ve istihdam kapısı olarak görülmektedir. <em>Belediyeler, imar ve benzeri düzenlemeleri haksız bir şekilde yapan ve vatandaşı mağdur eden yerler olarak görülmektedir. </em></p>

<p>Evet, belediyeciliğin durumu bu anlatılanlarda belirtildiği gibidir.</p>

<p>“Hal-i pür melal” bir durum. Yani sorunlu ve sıkıntılı.</p>

<p>Halk belediyelerden huzur ve refahı için ne gerekirse onu yerine getirmesini bekliyor. Ancak, huzur ve refahının aksine icraatlar görüyor.</p>

<p>Belediyeler halktan oy bekliyor ve para bekliyor. Oy ayrı bir mevzu da, şu para beklemesi oldukça sorunlu bir iş. Ruhsat için para ver. Asfalt için para ver. Emlak için para ver. İmar için para ver. Şunun için para ver. Bunun için para ver. Ver ha ver.</p>

<p>Halk belediyelerden adam gibi, dört dörtlük hizmet alamıyor. Buna rağmen devamlı para istenmesi ve üstüne üstlük oy istenmesi sorun olarak görülüyor. Vatandaş bunu sorun olarak görüyor. <em>Vatandaş israf istemiyor. Ancak israfçı belediyeler çığ gibi üstümüze üstümüze geliyor.</em> Belediyelerden borçlu olmayanı var mıdır?</p>

<p>Belediyeler üstüne vazife olmayan işleri yaptıklarından, asıl işlerini yapmıyorlar. Belediyelerin olur-olmadık konularda festival düzenlemelerine ve türkü ve şarkı söylettirerek sanatçılara para aktarmalarına karşı olduğumu en az 3-4 köşe yazımda belirtmiştim. </p>

<p>Bir Belediyeci Arkadaşım kendilerini eleştirme babında (öz eleştiriyle) şu tesbiti yapmıştı: “Belediye Başkanlarına uzaya astronot göndereceksin” deseler. <em>“Tamam”</em> der. <em>“Bu benim işim mi, değil mi diye hiç düşünmez”</em> dedi.</p>

<p>Evet, bu tesbit belki aşırı ve uç bir örnek. Ancak, hakikat payı var.</p>

<p>Belediyeciliği en az 10 köşe yazımda eleştirmiş ve görüş-düşüncelerimi açıklamış bir Kardeşinizim. Hatta bir yazımda <em>“belediyecilik tabu mu? Niye kimse bu başkanları eleştirmiyor ve bu yanlışların üzerine niye kimse gitmiyor?”</em>diye de sormuştum.</p>

<p>Evet, bu yazıda da yukarıda eleştirilerimi tekrarladım.</p>

<p>Şimdi asıl yazmak istediklerimi sizlerin dikkatine sunuyor ve yeni dönemde belediyecilik nasıl olmalıdır sorusu hakkında birkaç kelam etmek istiyorum.</p>

<p>1-Belediyecilik mevzuatı sil baştan değiştirilmelidir. <em>Yeni mevzuatta belediyeler imtiyaz kullanan, ruhsat veren, vergi alan, imar yapan, birilerinin menfeatine, birilerinin aleyhine davranan yerler olmaktan çıkarılmalıdır.</em> Bu nasıl olacak derseniz, gelin bana sorun ben size anlatırım. Belediyelerin ruhsat, imar, vergi ve benzeri imtiyaz ve hakları sınırlandırılmalıdır. Kafasına göre imar yapan, kafasına göre ruhsat harcı alan, kafasına göre imtiyaz dağıtan yerler olmaktan çıkarılmalıdır. <em>İmar yetkisi, ruhsat yetkisi, vergi ve benzeri yükümlülükler koyma yetkisi çok ciddi kurla ve şartlara bağlanmalıdır.</em>Bu hususta Merkezi İdare her açıdan belediyeleri kontrol etmelidir.</p>

<p>2-Belediyelerdeki harcamalarda yerindelik denetimlerine ağırlık verilmelidir. Hukukilik denetimleri çok mühim değil. <em>Adamlar kılıfına uygun zaten belgeleri dosyalarına koyuyorlar. “Hukuken bakın işte dosya tamam” diyorlar</em>. O dosyanın nasıl oluşturulduğunu herkes biliyor. Mühim olan belgeler değil, harcamanın mantıklı ve makul olup olmadığıdır. Yapılan iş yerinde mi ve ihtiyaca uygun mu? İşte bunun denetim metodları sağlam bir şekilde oluşturulmalıdır.</p>

<p>3-Belediyelerde performans ölçütleri ve performans yönetimi gerçekleştirilmelidir. <em>Performans için somut ve objektif kurallar getirilmeli ve uygulanmalıdır. Performansını ölçmediğin hiçbir proje, personel ve konu kalmamalıdır. </em>Herkesin ve her icraatın performansı ölçülmeli ve denetlenmelidir.</p>

<p>4-Her belde kendi dinamiklerini esas alarak, <em>“yerel kalkınma”</em> için çabalamalıdır. Bunun için de mevzuat değişikliği şarttır. Yerel kalkınma derken, özellikle halkın istihdam gücü, bölgenin özellikleri, girişimci ruh, üretim faktörlerinin akılcı kullanımı gibi hususlara dikkat çekiyorum.  Belediye elbette yerel kalkınma için yatırımı bizzat kendisi yapmamalıdır. Bunun yerine, yerel kalkınma dinamiklerini harekete geçirecek ne lazımsa onu sağlamalıdır.</p>

<p>5-<em>“Gelecek seçimleri değil, gelecek nesilleri düşünen” </em>bir belediyecilik için gerekli hukuki düzenlemeler biran önce yasalaştırılmalıdır. Uzun vadeli düşünen ve toplam kalite için çalışan bir belediyecilik yeni dönemde şarttır.</p>

<p>6-<em>“Makam, koltuk, ikbal ve saltanatı” </em>sağlamlaştıran bir belediyecilik değil, gündelik hayatı kolaylaştıran, toplumun huzur ve refahını öne çıkaran bir belediyecilik gereklidir. Bunun için de belediye başkanlarının yetkileri azaltılmalı, ancak yükümlülükleri artırılmalıdır.</p>

<p>7-<em>“Az harcayan, çok üreten bir belediyecilik</em>” için gerekli hukuki düzenlemeler TBMM’de görüşülmelidir.</p>

<p>Evet, yeni dönemde Belediyecilik hakkında 7 maddelik önerilerimi size sundum. Yeni dönem denildiğinde de 2 husus akla gelmelidir. Birincisi, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine yeni geçildiği için bu yeni bir dönemdir. 2019 yılında yerel yönetimler seçimleri var. Bu da yeni bir dönemdir.</p>

<p>Yeni dönemde farklı, başarılı ve faydalı bir belediyecilik görürüz inşallah. Haydi hayırlısı.</p>

<p>Ahmet SANDAL</p>

<p> </p>
]]></content:encoded>
<author>Ahmet Sandal</author>
<link>https://www.marasyenigun.com/yazarlar/ahmet-sandal/yeni-donemde-belediyecilik-nasil-olmalidir/431/</link>
<pubDate>Thu, 06 Dec 2018 17:06:30 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>KUL HAKKI VE SOSYAL MEDYA</title>
<content:encoded><![CDATA[<p>Ah, ah, ah! Ne Kul Hakkı’nı bilen kaldı, ne de kulluğunun şuurunda olan kaldı. Herkes <em>“sonsuz hür”</em> hissediyor kendini. Ah ki, ne ah!</p>

<p>Evet, ey İnsanoğlu, böyle kendini “sonsuz hür”hissetmen senin yaratılışında var. Niye var? Çünkü tamamen başıboş şekilde yaratıldığını hissettiren bir nefsin var. Peki, bu nefsinin karşısında ne var? Seni sınırlayan bir aklın var. Ve seni <em>“sonsuz hür”</em> hissettirmenin çok açık bir nedeni var. O neden, <em>“imtihan”dır. </em>Bu Dünya’da imtihandasın ve her şey önüne serilmiş vaziyette. Tüm günahları işleme kabiliyetin olmasaydı, nasıl imtihan olacaktın ki? Ve seni sınırlayan aklın olmasaydı, imtihan nasıl adil olacaktı? Olmazdı.</p>

<p>Bu Dünya’da seni adeta başıboş ve sonsuz hür hissettiren nefsin ile senin sınırlayan aklın, imtihan içindir. Ve bu imtihanı kazanmak ancak aklın dediğini yapmakla olur. Nefsin dediğini yaparsan kaybedersin.</p>

<p>Ben aklımı çok seviyorum. Çünkü benim gerçek dostum aklımdır. Nefsimden nefret ediyorum. Benim en büyük düşmanım nefsimdir.</p>

<p>“Akıl ve nefis” denildiğinde hemen aklıma Mevlana Hazretlerinin şu güzel tespiti geliyor:"Allah Melekleri yarattı, onlara sadece akıl verdi. Hayvanları yarattı, onlara da sadece nefis verdi. İnsanları yarattı, onlara hem akıl, hem de nefis verdi. Kim aklını dinler ve nefsine galip gelirse, o meleklerden daha üstündür. Kim de aklını dinlemez ve nefsinin her dediğini yaparsa hayvanlardan daha aşağıdadır.”</p>

<p>Evet, durum bu kadar açık ve net. Önümüzde 2 seçenek var. Ya aklımızın yolunda gideceğiz. Ya da nefsin yolunda gideceğiz. Aklımıza uyduğumuzda huzur ve mutluluk içerisinde olup Melekleri daha kendimize gıpta ettirebiliriz. Ancak, nefse uyduğumuzda ve onun her dediğini yaptığımızda aşağılardan daha aşağıya süratle inerek hayvanlar dahi bizim üstümüzde yer alır.</p>

<p>Ey İnsanoğlu kiminle yarıştığına dikkat et! Meleklerle mi yarışıyorsun, yoksa hayvanlardan daha da aşağıya doğru gitmek için uğraşıyorsun?</p>

<p>Şimdi bu hususları belirttikten sonra, gelelim bu yazı çerçevesinde asıl belirtmek istediğimiz <em>“Kul Hakkı ve Sosyal Medya” </em>bağlamındaki görüşlerimizi anlatmaya.</p>

<p>Bu Dünya’da her ne kadar sonsuz hür hissetsek de kendimizi, aklımız var ve bu akıl çerçevesinde sorumluluklarımız var. Kul hakkı var, kul hakkı! Eğer bir kul hakkına zerre miktar zarar vermiş isek, bunun hem bu Dünya’da ve hem de Ahirette hesabı var.</p>

<p>Kul hakkı noktasında, Ülkemiz genelinde bir lakaytlık ve rahatlık var. Bırakın sosyal medyayı, hayatın içerisinde kul hakkını takan ve bu hususta hassasiyet gösteren neredeyse kalmadı. Ne oldu bize böyle?</p>

<p>Söz veririz, sözümüzde durmayız. <em>“Filanca yerde şu saatte buluşalım”</em>deriz, randevuya riayet etmeyiz. Birisinden ödünç bir şey alırız. Geri kendisine verirken ya noksan teslim ederiz, ya da zar-zor iade ederiz. <em>Borç alırız, ödememek için binbir bahane buluruz.</em> Hele ortak iş yapanlar hele! Başka memleketleri bilmiyorum. Bizim Ülkemizde ortaklıklarda, her iki ortak ya da sayısı kaç taneyse, her bir ortakta doğruluk ve dürüstlük sanki yok denecek kadar az. Ben etrafımda, sağdan-soldan gördüğüm ortak iş ya da ortak ticaretlerden biliyorum, maalesef, her ortak bir diğerine <em>“madik atmaya”</em> ve hile ile davranmaya çalışıyor.  Yok mu, doğru ve dürüst çalışan ortaklar? Var da çok çok az.</p>

<p>Bizim Ülkemizde “kul hakkı”na riayet ve titizlik sosyal hayatta olmadığından ya da çok az olduğundan ve bunun bir yansıması olacak ki, sosyal medyada da kul hakkına riayet ya yok, ya da çok çok az.</p>

<p>Adam sosyal medyada bir resim paylaşıyor ve kendi resmini ya da arkadaşlarıyla birlikte resmini bir restaurantta çektirirken, yan masada, karşı masada olanları da kapsayacak çektirmiş bir vaziyette paylaşmakta bir mahzur görmüyor. <em>Halbuki o resimde hiç ilgisiz bir şekilde yer alanları sosyal medyada paylaşmak kul hakkına girer.</em> Belki yan masadaki kişi o şekildeki paylaşımların sosyal medyada yer almasından rahatsız olacak. Niye bir başkasının da aynı karede olduğu resmini paylaşıyorsun ki?</p>

<p>Şimdi, bu noktada, son günlerde sosyal medyada dolaşan bir paylaşımdan bahsetmek istiyorum: Bir Öğretmen Hanımefendi'nin bir trafik cezasına verdiği <em>“aşırı tepki”</em> sosyal medyada alay konusu edilerek fütursuzca paylaşılıyor. Kimse bir başka kimseyi <em>"milyonlar, hatta milyarlarca kitle karşısında böyle küçük düşüremez." </em>Öğretmen Hanımefendi'nin kitleler karşısında küçük düşürülmesi ve alay konusu edilmesi açıkça bir <em>“Kul Hakkına saldırıdır.”</em>Bu Dünya'nın Ahireti de var.</p>

<p>Bunun gibi daha nice video ve resimde kul hakkına aykırı işler var. <em>Sırf gülmek ve komiklik olsun diye zavallı kişileri konuşturup ve bunu sosyal medyada paylaşanlar var.</em> Bu da kul hakkına aykırıdır. Meczup ve zavallı kişileri siz boş mu sanıyorsunuz. <em>Onların da sahibi var. </em>Herkesin sahibi ve özellikle de zavallı kişilerin sahibi Allah’tır. Bu nokta gözönünde bulundurularak, “kimse kimseyle dalga geçmemeli ve alay etmemelidir.”</p>

<p>Evet, önemli bir noktayı daha belirtiyorum: Diyanet İşleri Başkanlığı'nı göreve çağırıyorum.</p>

<p>Diyanet İşleri Başkanlığı "Kul Hakkı ve Sosyal Medya" üzerine kesinlikle bir tebliğ, bildiri ya da hutbe yayınlamalıdır.</p>

<p> </p>

<p>Daha bunun gibi sosyal medyada kul hakkına uygun olmayan nice nice yanlış işler var. Sosyal medyada herkes saygılı ve ölçülü davranmalıdır. <em>Bir kişi, sosyal medyada bir paylaşım yapmadan önce öncelikle bir tefekkür içerisinde olmalı ve şu noktaları dikkate almalıdır:</em></p>

<p>Bu Paylaşımımdan rahatsız olacaklar var mıdır?</p>

<p>Bu paylaşımından dolayı kul hakkına tecavüz ediyor muyum?</p>

<p>Bu paylaşımım insanları üzüyor mu?</p>

<p>Bu paylaşımım insanlarda umutsuzluğa neden oluyor mu?</p>

<p>Bu paylaşımım bir kesimi, bir kitleyi rencide ediyor mu?</p>

<p>Evet, bu soruları ve daha başka soruları düşünerek sosyal medyada paylaşımlarda bulunmalı ve kul hakkına azami ölçüde riayet etmeliyiz.</p>

<p>Ahmet SANDAL</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p> </p>
]]></content:encoded>
<author>Ahmet Sandal</author>
<link>https://www.marasyenigun.com/yazarlar/ahmet-sandal/kul-hakki-ve-sosyal-medya/430/</link>
<pubDate>Thu, 29 Nov 2018 21:33:31 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>PEYGAMBERİMİZ VE GENÇLİK</title>
<content:encoded><![CDATA[<p>Ne vakit hüzün yumağına dönse şu kâlbim, hüzün yumağına dönmüş masum ve mazlumları hatırlarım. Benim gözümde Peygamberler hem masum ve hem de mazlumdur. <em>Başta da Sevgili Peygamberimiz (asm) masum ve mazlumdur. </em></p>

<p>Bu Dünya’da Peygamberlerle birlikte tüm çocuklar ve bazı Filozof, bazı Şair ve bazı Yazarlar da masumdur. <em>Masum Şairler arasında Mehmet Akif Ersoy’u ben öncelikle yad ederim.</em></p>

<p>Dünya neye sahipse, onun vergisidir hep;</p>

<p>Medyûn ona cem'iyyeti, medyun ona ferdi.</p>

<p>Medyundur o Mâsûma bütün bir beşeriyet.</p>

<p>Yâ Rab, bizi mahşerde bu ikrâr ile haşret.</p>

<p>Evet, bir şiirinde, (Bir Gece isimli bir şiirinde)<a href="javascript:winopen('http://www.siirparki.com/makifersoy.html','left=100,top=0,height=700,width=1150,scrollbars=yes,resizable=yes');">Mehmet Akif Ersoy</a>, Sevgili Peygamberimiz (asm) için bu şekilde sesleniyor. Dünya neyse sahipse, bunun nedeni masum Peygamber Hz. Muhammed’dir. Ve bizler medyunuz, yani borçluyuz. Kime medyun, kime borçluyuz. Sevgili Peygamber (asm) Efendimize borçluyuz, tüm insanlık için bu kadar, bu denli büyük çaba ve çalışmaları için borçluyuz.</p>

<p><em>İnsanlık tarihinde, Sevgili Peygamberimizden daha fazla insanlığın hayrı ve selameti için bu kadar çaba ve çalışma göstermiş hiçbir insan gösterilemez.</em> Durum bu kadar net ve açıktır.</p>

<p>İnsanlık en alçak, en rezil bir çukurda iken, kız çocukları diri diri gömülürken, köleler sahipleri karşısında hiçbir insani hakka sahip değilken, faizcilik tüm bir cemiyeti esir almışken, toplumda cahiliye en tepe noktasına çıkmışken, insanlar adeta birer canavar haline gelmişken, insanlığı düştüğü bu zelil durumdan kurtaracak bir insan 571 yılında doğdu.</p>

<p>Bu doğumu Üstadımız Mehmet Akif Ersoy yukarıda en son bölümüne verdiğimiz “Bir Gece” isimli şirinde şu şekilde resmediyor:</p>

<p>On dört asır evvel yine bir böyle geceydi.</p>

<p>Kumdan ayın on dördü bir öksüz çıkıverdi.</p>

<p>Lakin o ne hüsrandı ki hissetmedi gözler.</p>

<p>Halbuki kaç bin senedir bekleşmedelerdi.</p>

<p>Nerden görecekler göremezlerdi tabi.</p>

<p>Bir kere zuhur ettiği çöl en sapa yerdi.</p>

<p>Bir kere de ma'mure-i dünya ozamanlar.</p>

<p>Buhranlar içindeydi bugünden de beterdi.</p>

<p>Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta.</p>

<p>Dişsiz mi bir insan onu kardeşleri yerdi.</p>

<p>Fevza bütün afakını sarmıştı zeminin.</p>

<p>Salgındı bugün Şark'ı yıkan tefrika derdi.</p>

<p>Ve o Masum İnsan (asm), tüm insanlığın kurtarıcısı, 40 yaşında Peygamberlik göreviyle mücehhez kılındı. <em>Bu durum aynı şiirde şu şekilde anlatılır.</em></p>

<p>Derken büyüyüp kırkına gelmişti ki öksüz.</p>

<p>Başlarda gezen kanlı ayaklar suya erdi.</p>

<p>Bir nefhada kurtardı insanlığı o Masum.</p>

<p>Bir hamlede kayserleri kisraları serdi.</p>

<p>Aczin ki, ezilmekti bütün hakkı, dirildi.</p>

<p>Zulmün ki, zeval akılına gelmezdi, geberdi</p>

<p>Alemlere rahmetti evet şer-i mübini.</p>

<p>Şehbaliniadl isteyenin yurduna gerdi.</p>

<p>Evet, bir şiir özelinde bir kurtarıcıyı, insanlığın kurtarıcı rehberini bu şekilde net bir şekilde sizlerin dikkatine sunduk.</p>

<p>Şimdi gelelim yazımızın başlığındaki “Peygamberimiz ve Gençlik” bağlamında birkaç kelam eylemeye.</p>

<p>Gençler, hiçbir yerde ve hiçbir şekilde ne bir kurtarıcı ve ne de bir rehber aramayın. <em>Size rehber ve size örnek olacak tek bir insan var. O insan son Peygamber Hz. Muhammed’(asm)dir.</em> Peygamberimiz (asm) masumdur ve hayatındaki sunduğu tablo itibariyle eşsiz ve benzersiz bir şahsiyettir. Sevgili Peygamber Efendimiz (asm) en büyük devrimcidir. Öyle bir devrimcidir ki, asırlardan beri devam eden haksızlık, zulüm ve azgınlığı sanki <em>“tereyağından kıl çekergibi”</em>, kolaylıkla ve selametle halletmiştir. Bozulmuş, cehalete düşmüş ve adeta canavarlaşmış bir toplumu birden bire aksi istikamette huzur ve güven iklimine dönüştürmüştür.</p>

<p>Evet, Gençler, bu başarıları gerçekleştiren şahsiyetin hayatını okuyun ve öğrenin. Bunu okuyup da öğrendikten sonra O’na (asm) hayran kalacak ve O’nun (asm) izinden asla ayrılayamayacaksınız.  <em>Yeter ki okuyun ve öğrenin.</em></p>

<p>Evet, bu hafta Mevlid-i Nebevi haftasına girdik. İnşallah, 19 Kasım 2018 Pazartesi gecesi MevlidKandili’ni idrak ederek kutlayacağız. Diyanet İşleri Başkanlığı bu seneki kutlamaların başlığını “Peygamberimiz ve Gençlik” olarak belirledi. Biz de bu başlık altında sizlere bu hususları hatırlatmak ve gönlümüzden geçenleri yazmak istedik.</p>

<p>Yüce Rabbim (cc) Bizleri “Habibim” diye seslendiği Sevgili Peygamber (asm) Efendimizin yolundan ayırmasın ve şefaatine nail eylesin. Amin</p>

<p>Ahmet SANDAL</p>

<p> </p>
]]></content:encoded>
<author>Ahmet Sandal</author>
<link>https://www.marasyenigun.com/yazarlar/ahmet-sandal/peygamberimiz-ve-genclik/429/</link>
<pubDate>Fri, 16 Nov 2018 21:24:04 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>MEDENİYET İŞARETLERİ</title>
<content:encoded><![CDATA[<p>Yaban, dağlı, kaba, yontulmamış insanlara hitaben;  “Mektep(sıra) medrese(okul) görmedin mi, medeniyet tarlasından geçmedin mi” diye söylenen bir söz vardır.</p>

<p>İnsanlığın tarih boyunca bilim siyaset, ticaret sanat eğitim sağlık kültür ve teknoloji alanlarında ortaya koyduğu eserlerle ortaya çıkan yaşam biçimine, hayat tarzına medeniyet denmiş.</p>

<p>Hanlar, hamamlar, hanümanlar, yol, çeşme, köprü, imarethane, yetimhane gibi müesseseler insanlığa hizmet eden medeniyetin somut, muşahhas göstergeleridir.</p>

<p> Medeniyet Arapça şehir anlamına gelen Medine kelimesinden gelir. Şehir düzenli, planlı, sistemli, kanun ve nizamın uygulandığı, güvenliğin sağlandığı, ticaretin, eğitim ve sağlık hizmetlerinin kolayca alındığı, gelişmiş, eğiteli insanların yaşadığı yerler olarak bilinirken, Köyler ise şehrin aksine plansız, güvensiz, teşkilatsız ilkel şartlarda yaşayan profili düşük insanların yaşadığı yerleşim yerleri olarak kabul edilir. Aslında köyler, bir milletin kökleridir. Üretim sahasıdır. Öz kültürünü, saf ırkını yaşattıkları yerlerdir. Medeniyet Türk İslam kültüründe “hadara” kelimesiyle de ifade edilir.</p>

<p>Gelişmiş ülkelerin medeniyeti de yüksektir. Gelişmiş ülkelerde yaşayan insanların Yaşam kalitesi iyi, sağlığı yerinde, ekonomileri düzgün ve ömürleri uzun…</p>

<p>Bir uçağın göstergeleri gibi ülkelerin de medeniyet sevilerini işaret eden hayat göstergeleri vardır. Ne gibi? Medeni ülkelerde yere tükürmeyiniz, çiçekleri koparmayınız kuşları taşlamayınız, yerlere çöp atmayınız, kırmızı yandı dur, yeşil yandı geç, sıraya geç, sağdan yürü, burada sigara içilmez gibi uyarı yazıları göremezsiniz. her çiçeğin dibinde, her taşın başında, her ağacın gövdesinde, her duvarda her köprüde, her binada bunu büyükşehir belediyesi yapmıştır levhasını göremezsiniz. Şehir içinde her yüz metrede kırmızı ışıkta durmayı, kasisli yolları, beton artığı düşmüş, yarılmış, kabarmış, çukurlaşmış yolları göremezsiniz. Kaldırımdaki ağaçların dibine beton döküldüğünü, şehrin genel görünümünü bozan kaçak, yüksek, çarpık binaları, at arabası giremez dar sokakları göremezsiniz. Parklarda, sokak ve caddelerde yediği kuru yemiş kabuklarını, içtiği sigarayı çevreye fırlatanları göremezsiniz. Yüksek modelli arabalarından sigarasını ormana fırlatan, yediği muzu, çocuğunun bezini, eşinin petini yol kenarlarına atan, gece karanlığında çöpünü şehrin yol kenarlarına, dağ ve derelerine bırakan, ırmaklarına atan yolcu otobüsleri göremezsiniz. Tarım sahalarının betonla kaplandığını göremezsiniz…</p>

<p>Gelişmiş ülkelerde eğitim, sağlık, tarım, askeri, yargı, basın, ticaret, siyaset normları sık sık değişmez. Sistem kurulmuş, saat gibi sağlıklı işler. Her gelen keyfine göre işler yapmaya kalkışmaz. Yönetimi yazboz tahtasına çevirmez. Vesselam…</p>

<p>Bu konuda ne desek hoş değil. Söylediklerimiz boş değil. Anlayana sivrisinek saz. Anlamayana sazı yuttursan az demişler. İnsan gelişmezse bir ülke gelişmez. Ülkeyi batırmak için de eğitimi batırmak yeter.</p>
]]></content:encoded>
<author>Fahri Kurt</author>
<link>https://www.marasyenigun.com/yazarlar/fahri-kurt/medeniyet-isaretleri/428/</link>
<pubDate>Fri, 16 Nov 2018 21:23:39 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>BİR YERDE SORUN VAR</title>
<content:encoded><![CDATA[<p>Aşağıda 10 madde ile “Bir Yerde Sorun Var” başlığı altında tespitlerimi okuyacaksınız Bu tespitlerim akıl çalıştırmayla, fikir yürütmeyle ilgilidir. Aklınızı devre dışı bırakırsanız ve fikrinizi de geliştirmezseniz, bu hayatta sanki <em>“sel içerisinde kütük”</em> misali sürüklenir gidersiniz. Ancak hayatı ve varlık nedeninizi anlamak için size gerek olan akıl ve fikir doğrultusunda yaşamaktır.</p>

<p>“Sel içerisinde kütükler” anlamasa da, ben aklını ve fikrini çalıştıracak insanlara aşağıdaki 10 maddelik tespitlerimi “Bir Yerde Sorun Var” başlığı altında sunuyorum:</p>

<p>1-</p>

<p>Kafanda bir fikir ya da proje var. Bu fikir ve proje insanlığa faydalı ve birileri senin kafandaki bu fikir ve projeyi gerçekleştirdiğinde  <em>“Allah razı olsun” </em>diyemiyor ve sevinemiyorsan bir yerde sorun var.</p>

<p>2-</p>

<p>Ne söylendiğinden çok kim söylediği öne çıkartılıyor ve <em>“aynı şeyi sıradan bir vatandaş söylediğinde dikkate alınmayıp da unvanlı biri söylediğinde”</em> dikkate alınıyorsa bir yerde sorun var.</p>

<p>3-</p>

<p>“Kainatta nizam ve bütünlük ile tartışılmaz uyum”  kabul edilip de bunun bunun kıymet ve hikmeti gözden kaçırılıyorsa bir yerde sorun var.</p>

<p>4-</p>

<p>Filmlerdeki senaryolara gülüp ağlıyor, ancak  <em>“gerçek hayattaki komik olaylara ya da dramlara karşı ilgisiz”</em> isen bir yerde sorun var.</p>

<p>5-</p>

<p>Bir dilek ya da istek dile getirilip de bunun <em>“nasıl ya da kim tarafından yerine getirileceği”</em> belirtilmiyorsa bir yerde sorun var.</p>

<p>6-</p>

<p>Hayatta bulunuşumuzu hep “zevk, eğlence ve gününü gün etme” temeline dayandırıp da dünyevi ya da uhrevi görev ve sorumluluk noktasında hiçbir düşünce ve kaygı içinde değilsek bir yerde sorun var.</p>

<p>7-</p>

<p>Akıl ve nefis birbirinin tam zıttıdır. Bu 2 zıtlık bir insanda hükümranlık kurmak ister ve biri diğerini güdümüne almak ister. “Aklın güdümündeki nefs, uysal bir kuzu, nefsin güdümündeki akıl, vahşi bir kurt gibidir.” Vahşi bir kurt ile aynı kulübede yaşamak mı, bahçede uysal bir kuzu yetiştirmek mi? Tercih senin. Ancak şunu da bil, aklını nefsinin kontrol ve güdümüne sokuyorsan bir yerde sorun var.</p>

<p>8-</p>

<p>Herkes esasında bu Dünya’da yalnızdır. Yalnız doğar, yalnız ölür. Herkesin hesabı da yalnızdır. Ahirette herkes tek tek haşrolacak ve Dünya hayatındaki nefes alıp verdiği her günün ve her şeyin hesabını verecek. Bu açık gerçeğe rağmen, <em>“herkese ne olursa bana da o olur”</em> diyorsan bir yerde sorun var.</p>

<p>9-</p>

<p>Bir yolculuğa gidiyorsunuz ve hiçbir hazırlığınız yok. Gideceğiniz yolculukta o kadar lüzumlu teçhizat ve o kadar fazla lüzumlu şeylere ihtiyacınız var ki, siz umursamaz bir tavırla o gidecek yolculuk için, ne kıyafet, ne para, ne erzak, ne arkadaş, hiçbir şey planlamadan yola çıkıyorsunuz. Bu durumda size ne derler? Ben söyleyeyim size söylenecek sözü. Size “ahmak” derler. Bu sözü ciddi bir şekilde düşünün ve şu gerçeği tefekkür edin: Ahiret için yola çıktınızda sizin hiçbir hazırlığınız ve iman, amel ve ibadetiniz yoksa, size “ahmak” derler. “Ahmak olarak anılmayı” göze alıyorsanız bir yerde sorun var.</p>

<p>10-</p>

<p>Ahiret hayatı ile Dünya hayatı kıyas kabul etmez derecede bir araya gelmez. Yani birisi manevi ve maddi değer olarak 1, ise diğeri 10000000000000000000000000000000000 kadar, hatta sonsuz kadar farklıdır. Dünya hayatı 1 ise, Ahiret hayatı 10000000000000000000000000000000000, hatta sonsuz kadar değerlidir. Bu gerçeğe rağmen, Ahiret hayatına 1, Dünya hayatına 10000000000000000000000000000000000 kadar değer veriyoruz. Bu anlaşılmaz bir çelişkidir. Bu çelişki hakkında kafa yormuyorsanız bir yerde sorun var.</p>

<p>Not: “Bir yerde sorun var” başlığı altındaki çelişkili ve anlaşılmaz durumları çoğaltmak ve üzerinde saatlerce tefekkür etmek mümkündür. Çelişkileri tefekkür etmek için insanda sırf akıl değil, nefsin güdümünde olmayan akıl gereklidir. Bu çerçevede insanları düşündürmek için yazılarımı sürdüreceğim ve inşallah çok yakında “Sırf Akıl Yeterli midir” sorusunu sorarak, saf akıldan uzaklaşılması, nefsin güdümündeki akıl, aklın devre bırakılmasının dehşet sonuçları üzerine yazacağım.</p>

<p>Ahmet SANDAL</p>
]]></content:encoded>
<author>Ahmet Sandal</author>
<link>https://www.marasyenigun.com/yazarlar/ahmet-sandal/bir-yerde-sorun-var/427/</link>
<pubDate>Mon, 12 Nov 2018 17:33:52 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>DÜNYA'NIN BEŞ BELASI: İNSANLIĞIN BAŞ BELASI</title>
<content:encoded><![CDATA[<p>Dünya’nın beş belası, aynı zamanda insanlığın baş belasıdır. İşte bu beş bela şunlardır.</p>

<p>1-Mim'siz Medeniyet (Batı Uygarlığı)<br />
2-Parasalcı Ekonomi (Bankalar ve Kapitalizm)<br />
3-Siyonist Yapılanma (ABD ve İsrail)<br />
<strong>4-Müslümanların Dağınıklığı</strong> (Hilafetsiz Dünya)<br />
<strong>5-İrfansız İlim</strong> (Salt Bilimsel Bakış)</p>

<p>Mim’siz medeniyet, Batı Uygarlığının ta kendisidir. Medeniyet kelimesinin Osmanlıca’da ilk harfi mimdir. Bu mimi kaldırdığımızda geriye deniyet kalır. <em>“Deniyet” ise alçaklık</em> demektir. Bu duruma göre günümüzde Avrupa’da ve Batı’da, yani Amerika’sında, İngiltere’sinde, Almanya’sında, Fransa’sında ve benzerlerinde kesinlikle <em>“medeniyet yok”</em>deniyet, yani alçaklık var.</p>

<p>O alçaklık ki, vahşi bir yaşam tarzını, güçlünün zayıfı ezmesini, parası olana herşeyinmübah görülmesini ve özgürlük kisvesi altında her türlü rezaletin işlenmesini teşvik eder ve sinsi oyunlarla tüm Dünya’ya yayar. <em>Mim’siz medeniyet ilk baş belasıdır. Yok edilmelidir.</em></p>

<p>Parasalcı ekonomi dediğimizde de reel sektörün değil faizciliğin, üretimin değil tüketimin sistemleştirilmesi ve bunun ekonomik sistem olarak uygulanması anlaşılmaktadır. <em>Reel sektörün ve üretim gücününesas alınarak ekonomik politikalar uygulanmasını Keynes, bunun zıttı olarak, faizle, borsayla, dövizle ve tahville oynayarak ekonomi politikaları uygulanmasını da Friedman sistemleştirmiştir.</em> Ekonomide bu 2 kişinin görüşleri ne kadar yer bulursa, o ekonomi duruma göre ya reel ekonomi ya da parasalcı ekonomi diye adlandırılır.Bir yerde parayla oynanarak ekonomi politikaları oluşturuluyorsa bu Friedmancı modeldir ve<em>bir kişi, bir anda hiç üretmeden sırf spekülatörlükle, haksız bir şekilde trilyoner olabilir.</em> Şu anda birkaç Ülke hariç Dünya’da Friedmancı (parasal politikalara dayanan, reel sektörü esas almayan) Kapitalist model eğemendir. İkinci olarak yok edilmesi gereken de budur. <em>Parasalcı politikalar terkedilmelidir. </em></p>

<p>Geldik 3. baş belasına. Siyonizm ve emperyalist güç odakları, Dünya’yı bir baştan bir başa kasıp kavurmaktadır. Bilderberg, Davos, Amerikan İsrail Halkla İlişkiler Komitesi (AIPAC), Uluslararası Yahudi Örgütü Anti-DefamationLeagua (ADL), Amerikan Yahudi Komitesi  (AJC),  Kapitalist David <em><strong>Rockefeller ve ekibi, Kapitalist, Rothschild</strong></em> ve ailesi, Dünya Ticaret Merkezleri ve benzeri adlarla yapılanan kapitalist teşekküller, Dünya Bankası, BM, AB, ABD ve benzeri oluşumlar, bir kısmı doğrudan doğruya, bir kısmı da dolaylı olarak siyonizme ve emperyalizme hizmet etmektedir. Bu oluşumların hepsinin de adı batsın.Bunların bir kısmı yok edilmeli, bir kısmı da <em>tasfiye edilerek hizaya getirilmelidir.  </em></p>

<p>Baş belalarından 4.cüsü, bizim yani <em>Müslümanların son 2-3 asırdır, içinde bulunduğumuz durumla ilgilidir.</em> Akıldan koptuk, ilmi bıraktık, İslamiyetinözüne değil şekline sarıldık. <em>Bir cevizin kabuğu ne işe yarar? Mühim olan cevizin içidir. Yenilen ve insanlara gıda olan cevizin içidir. Bu misalde olduğu gibi, biz İslamiyetin temeli ve özü olan hususları bıraktık ve şekline takıldık. İslamiyetin özünde, akıl, cihad, ilim ve ittihad vardır.</em> Aklı değil, sağdan-soldan duyduklarımızı (nakli) esas aldık. “Filanca Hoca şöyle söylüyor”, “filanca Hoca böyle yapıyor” diyerek, ne kitap okuduk, ne de fikir geliştirdik. “Taklitçi” olduk. Kur’an-ı Kerim’i evlerimizde adeta duvar süsü gibi bir yerde asılı bekletilen aksesuara dönüştürdük. <em>Veyl Bize, yazık Bize.</em>Halbuki Kur’an-ı Kerim, okunup, tefekkür edilip üzerinde fikir geliştirmemiz gereken umdeler ve kurallar bütünüdür. Tembellik yapıp özüne inmedik ve sağdan-soldan duyduklarımızla İslam’ı yaşamaya çalıştık. Bilgisizliğimizin sonucunda Müslümanlar ihtilafe düştüler ve dağıldılar. Sevgili Peygamber Efendimizin (asm), <em>“birlikte rahmet, ayrılıkta azap vardır”</em> hadis-i şerifini hiç düşündük mü? Bunu düşünmediğimiz gibi, “mü’minler kardeştir” (Hucurat Suresi, 10. ayet) hitabına da kulak vermedik ve bunun gereklerini yerine getiremedik. <em>“Onların işi aralarında şura (danışma) iledir”</em> ayet-i kerimesini hiç düşündük mü? Hucurat Suresi 38 ayet üzerinde düşünelim haydi! Evet, <em>şura’dan uzak olmamız, kardeşlikten kopmamız, Müslümanların dağınıklığı ile aralarındaki ihtilaflar günümüz Dünyası’nda siyonizme, kapitalizme, mim’siz medeniyete yaramaktadır.</em>Halbuki, biz bir güç merkezi ve birlikte hareket edilen bir otoriteye sahip olsak, şer odakları bize tesir edemez ve karşımızda “diz çökerler” ve teslim olurlar. Bu noktada, bize düşen görev; Müslümanları, tekvücut hareket edecek tarzda bir tek otorite (halife) etrafında birleştirmek ve tek bir merkeze (hilafete) bağlanmaktır. <em>Bunu sağladığımızda 4. beladan da kurtulmuş oluyoruz.</em></p>

<p>Yazımın sonuna doğru yaklaşıyoruz. Şimdi de 5. beladan bahsedelim ve onun da halline (çözümüne) bakalım.</p>

<p>Bakışımız yalnızca dışa ve maddeye odaklanmamalıdır. <em>Bakışımızda yalnızca ilim olmamalı, irfan ve hikmet de olmalıdır.</em> Bakışımızda yalnızca akıl olmamalı, izan da olmalıdır. Bakışımız da yalnızca kainat olmamalı, kainattan daha büyük bir alem olan içimizdekisırlar alemi de olmalıdır. Bu gerçeklere rağmen, günümüzde pozitivizmin etkisindeki ilim ve araştırma çalışmalarında yalnızca fizik alemi ve maddi cihetiyle ilim bulunmaktadır. Yalnızca teknoloji ve maddeye odaklanmış ilim beraberinde hayal kırıklığı ve umutsuzluk getirir. Hz. İsa (as) Efendimize atfedilen bir söz vardır: “İnsan yalnızca ekmekle doymaz.” Yani ruhun huzuruna, insanlığın ahlaken yüksekliğine çalışmayan bir ilim Dünya’da kaos ve karamsarlığa neden olur. Muhyiddin Arabi şöyle seslenmektedir: <em>“Dünya malı (maddi şeyler) deniz suyu gibidir. İçtikçe susuzluğunuz artar.”</em> Dünya’nın malına ve maddi şeylere göz diktirecek ve ahiretimizi unutturacak bir ilim ve eğitim faaliyeti, bizim için bir hüsrandır. Bu noktalar itibariyle pozitivist eğitim sisteminden ve sırf maddi, görünen şeylere odaklanan ilimden ayrı olarak, hem maddi, hem de manevi ilimleri esas alınan eğitim sistemine geçmek gerekir. Bunu sağladığımızda, “iki cihan saadetine eririz.” Bir Alimin de belirttiği gibi, “dinsiz ilim kör, ilimsiz din topaldır.” Biz her ikisini de birlikte esas almalı ve çocuklarımıza dini ve ilmi bilgileri bir bütün olarak öğretmeliyiz. Bu suretle 5. beladan, yani irfansız ilimden de kurtulmuş oluruz.</p>

<p>Evet, bu yazımızda <em>“Dünya’nın Beş Belası : İnsanlığın Baş Belası”</em> başlığı altında sizlere, Dünya’daki fakirliğin, huzursuzluğun ve manevi felaketlerin asıl nedenlerini ve çözüm yollarını gösterdim. Bu nedenler ortadan kaldırıldığında, bu beş bela defedildiğinde, Allah’ın izniyle, Dünya ve Ahiret mutluluğu tüm insanlık için sağlanacaktır. Yüce Rabbim (cc), Hak’tan ayırmasın ve tüm insanlığa bu mutluluğu nasip eylesin. Amin.</p>

<p>Ahmet SANDAL</p>

<p> </p>

<p> </p>
]]></content:encoded>
<author>Ahmet Sandal</author>
<link>https://www.marasyenigun.com/yazarlar/ahmet-sandal/dunyanin-bes-belasi-insanligin-bas-belasi/426/</link>
<pubDate>Sat, 18 Aug 2018 13:56:07 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>İMAN MI? İMAJ MI?</title>
<content:encoded><![CDATA[<p>Yazımın başlığında geçen <em>“iman mı, imaj mı?”</em> sorusunu duyan bir mü’min hemen gerilir ve <em>“ne oluyor?”</em> “Bu nasıl soru?” “Elbette iman” der ve çıkar işin içinden. Bir de göğsünü kabartarak “elhamdülillah Müslümanız” der. Bu cevap karşısında Biz de elbette <em>“eyvallah”</em> deriz.</p>

<p>Esasında, bu yazıda maksadımız şudur: Ayrıntılı düşünmek ve “selin içerisindeki bir kütük gibi sürüklenmemek.” Hayatta “iman mı, imaj mı” diye sormakta ve düşündürmekteki maksadım budur. Ayrıntılı düşünmek ve dik durmak. Müslümanca duruş içerisinde olmak. İşte bunları esas alarak “iman mı? İmaj mı? diye soruyorum.</p>

<p>Öncelikle şunu net olarak belirteyim, “iman ve imaj” birbirinin zıttı (karşıtı) değildir. <em>İmanın zıttı küfür, imajın zıttı doğallıktır.</em></p>

<p>İmaj, olduğundan farklı görünmektir. İmaj, özden çok sözü, içten çok dışı, ruhtan çok bedeni, muhtevadan çok şekli, mazruftan çok zarfı, siretten çok sureti, asıldan çok görünümü öne çıkarmaktır. İmaj, perdenin arkasını değil de perdenin önüne dikkatleri yoğunlaştırmaktır. <em>Bir duvar boyası imajdır, duvarın içindeki harç ve beton ise asıl olandır.</em> Bir tiyatro sahnesinde dükkan görüntüsü veren kıytırıktan çerçeveler imaj, orada dükkanın olmaması ise bir gerçektir. Bir kıraathanede çay ocağının olduğu bölüme yerleştirilen süslemeler imaj, çay ocağında kaliteli mi, kalitesiz mi çay kaynatıldığı asıldır.</p>

<p>Eşyalardaki ve mekanlardaki imajın, eğer içerik de bir sorun yoksa, herhangi bir mahzuru yoktur.</p>

<p>Buna karşılık, kişilerin imaj çabasında durum aynı değildir. Bir kişi, işi imajla götürmek istiyorsa, imajla üstünlük sağlamak istiyorsa, işte burada mesele başlar.</p>

<p>İmaj, bir kişide olmayan şeyi dikkatlerden kaçırarak başka bir görüntüyle başkalarını aldatmak maksadını taşıyorsa, mesele var demektir. Bu noktalar itibariyle imaj esasında bir yalandır. <em>Müslümanın bu durumda imajla işi olmaz.</em></p>

<p>“Müslüman, gerçeklerle yaşar, sahte görünümle değil asıl olan kendi haliyle insanların karşısına çıkar.”</p>

<p>Şimdi, bu sözüme karşılık bazıları şu serzenişlerde bulunabilir:</p>

<p>“Bir yazarın kitabının çok satılması için, entel havası vererek elinde bir pipo ile resim çektirmesinde ne mahzur olabilir?”</p>

<p>“Bir politikacının oyunu artırmak için, bazı kesimlere şirin görünmek maksadıyla plajda şort ile dolaşmasında ne sakınca olabilir?”</p>

<p><em>“Bir kişisel gelişimcinin kendisini daha bilgili gösteriyor diye, profesör sakalı (keçi sakalı) bırakmasında ne gibi mahzurlar vardır?”</em></p>

<p>Bu yazıda ileri sürdüğüm görüşlerime karşı birçok serzeniş ve itiraz olabilir. Ancak ben bu yukarıda dile getirdiğim üç soru ve serzeniş için tek bir cevap veriyorum:</p>

<p><em>“Niyetleriniz mühimdir. Niyetleriniz olduğunuzdan daha farklı bir hava vermek ve kişileri bu suretle aldatmak ise, işte o imaj zararlıdır.”</em> Ve bu noktada “iman mı, imaj mı?” sorusu gündeme gelir.</p>

<p>Benim imanım, <em>“kişilerin başkalarını aldatacak şekilde farklı görüntüler içerisinde olmasını doğru bulmuyor.”</em> Ben de bu imanımla zaten, (Allah’ın izniyle) bu tür imajlar içerisinde olmamaya büyük titizlik ve dikkat gösteriyorum.</p>

<p>Allah (cc) bizleri imaj uğruna, imanını hiçe sayanlardan eylemesin. Amin.</p>

<p>Biz ezelden beri, <em>“ya olduğun gibi görün, ya da göründüğün gibi ol”</em> ilkesine inanmışız. Biz Mevlana misali iç ve dış görünüşü, ruh ve beden bütünlüğünü kendimize şiar edinmişiz. Biz Yunus Emre gibi “ilim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir. Sen kendini bilmezsen, boş yere okumaktır” ikazına kulak vermişiz. Önceliği “kendimizi bilmeye” adamışız.</p>

<p>Sevgili Peygamber Efendimiz (asm), “mü’minin niyeti, amelinden hayırlıdır” buyurmaktadır. Yine Sevgili Peygamber Efendimiz (asm), <em>“başkasının sana yapmasını istemediğin bir davranışı sen de başkasına yapma”</em> diyerek bizleri ikaz etmektedir.</p>

<p>İmaj noktasında bu hususlara dikkat çektikten sonra, şu hususu da belirterek yazıma son vermek istiyorum:</p>

<p>İmaja şahsi çıkarlar için değil, ancak Millet adına, Toplum adına bir iyilik ve fayda elde etmek için izin verilebilir. <em>Bu nokta itibariyle, niyetimiz Toplumsal fayda ve Millet menfaati olduğu müddetçe, elbette imajda mahzur yoktur.</em> Mesela, savaş için imajda bir mahzur yoktur. Savaş zaten baştan sona hiledir. Biz de asırlardır düşmana mehter marşının vermiş olduğu imajla (gösteri ve heybetle) korku vermişizdir. Sevgili Peygamber Efendimiz (asm) Mekke’yi fethetmek için gece orduyu konaklattığında, binlerce ateş yakılmasını emretmiştir. Mekkeli müşrikler, gece vakti yanan o ateşleri gördüklerinde yüz binlerce askerin kuşattığını sanmışlardır. Bu kadar askerle baş edemeyeceklerini düşünerek sabah olduğunda kendiliğinden teslim olmuşlardır.</p>

<p>Evet, sözü uzatmaya gerek yok. Normal zamanlarda imaja gerek yok. İmaj savaş zamanlarında düşmana karşı kullanılır. O imaj da, imandan gelir. Vesselam.</p>

<p>Ahmet SANDAL</p>

<p> </p>
]]></content:encoded>
<author>Ahmet Sandal</author>
<link>https://www.marasyenigun.com/yazarlar/ahmet-sandal/iman-mi-imaj-mi/425/</link>
<pubDate>Tue, 14 Aug 2018 19:21:44 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>ACAYİP İSİMLER GARİP ADAMLAR…</title>
<content:encoded><![CDATA[<p>Raif Cilasun’un “Oğlum Osman” romanında, zengin bir Türk baba oğlunu, mühendislik eğitimi aldırıp, fabrikasını yönetmesi için Almanya’ya gönderir. Genç, Almanya’ya gider ama eğitimden ziyade, sarışın alman kızlarıyla ilgilenir. İçki ve kumar bağımlısı olur. Namazı bırakır. Osman ismini de gerici ve yobaz adı olduğunu düşünerek değiştirir. Kendisine  “kaya” ismini koyar. Babası bunu öğrenir. O’na şöyle der:</p>

<p>    ”Ben senin adını Hz. Osman gibi dindar Osman Gazi gibi yiğit olasın” diye Osman adını koydum. Sen bu ismi beğenmeyip değiştirmişsin, adını bir taş parçası kaya koymuşsun, yazıklar olsun…” der.</p>

<p>   Raif Cilasun’un bu “Oğlum Osman” romanı, filme de alınır. Her Müslüman Türk çocuğunun izlemesi gereken milli ve manevi vurguları güçlü bir film gerçekten.</p>

<p>   İnsan, hayvan, yer ve diğer varlık isimlerinin insan algılarında ve psikolojisi üzerinde etkileri tartışılmaz bir gerçek. İş yerimize, apartmanımıza, atımıza, eşeğimize, kedi ve köpeğimize, tankımıza, uçağımıza, dağımıza,ovamıza yeni bir isim verirken hep anlamlı,tutarlı,etkili,beğenilen bir isim olmasına gayret edilir. Dinler de çocuklara güzel isim konmasını tavsiye etmiş. Nitekim Hz.Peygamber:  “Çocuklara güzel isim koyunuz. Zira onlar Ahirette dünyadaki isimleriyle çağrılacaklar…” demiştir.</p>

<p>   Çocuklara İsim koyarken, yüksek sesle,  sağ kulağına ezan, sol kulağına kamet okunarak dini bir ritüel yapılması da isim koymanın artık kutsal bir vazife, ilahi bir vecibe olduğu anlayışını yansıtmaktadır.</p>

<p>   Artık isim koymak daha önemli hale gelmiştir. Bu nedenle de isimlerin anlamlarıyla ilgili araştırmalar dikkat çekmektedir. Bu yazımda bazı popüler isimlerin anlamını ve hikayesini sizlerle paylaşmak istedim.</p>

<p>   Aleyna, Belinay,Buğlem,Cemre, Ecrin, ,Ceylin, İrem gibi isimler ne anlama gelmektedir? Kökeni ve ifade ettiği manaları nedir?<br />
   Aleyna: Bize ait, bizim üzerimize, bize ' anlamına gelen saçma bir isimdir. Araplar da Aleyna kelimesini zaten isim olarak kullanmamışlardır. Peki biz neden kullanıyoruz? Sadece kulağa hoş geldiği için mi?  Aleyna'nın geçtiği ayet: (İnne aleynâ lel hudâ) Türkçe’de anlamı: “Şüphesiz, bizim üzerimize düşan yol göstermektir” ayetinde geçen aleyna kelimesinin bir isim olarak konması mantıksızdır. Koyduğunuz ismin Kuran’da geçmesine gerek yok, güzel anlamlı olması yeterlidir.<br />
   Aleyna isminin “esenlik, Allah'ın iyi kulları” gibi manaları doğru değildir.<br />
Bu anlamlar, Arapların ‘Esselâmü aleyna ve alâ ibâdillâhis-Sâlihîn’ yani “Esenlik üzerimize ve Allah'ın bütün iyi kulları üzerine olsun” selamlaşma sözünden yorumlanmış ama doğru değildir.</p>

<p>   Belinay: Anlamı ‘Peygamber Çiçeği’ olarak belirtilmiştir, fakat bu kesinlikle yanlıştır.<br />
Kuran-i-Kerim’de de yer almayan bir isimdir. Kökeni Türkçedir. Belinay aynı Selenay,Sevilay ve Doğanay gibi birleşik bir isimdir.Örneğin,Sevilay ‘sevilen ay, ay gibi sevil’ anlamına gelir.<br />
   Belinay ise belinmek+ay kelimelerinden birleştirilmiştir. Eski bir kelime olan ‘belinmek’, ‘bölünmek’ anlamına gelir. ‘Belinen ay, bölünen ay, ay gibi bölün’ anlamını taşır.</p>

<p>    Buğlem: “Cenneti müjdeleyen melek” Eski bir kızılderili dilinde “bereket yüklü bulut” anlamına gelmektedir.</p>

<p>   Cemre: Ateş parçası manasına gelir. Peygamberimiz bazı isimleri anlamlarının kötülüğünden dolayı değiştirmiş. Cemre’yi de “güzel kız” manasına gelen Cemile'yle değiştirmiştir.</p>

<p>   Ceylin: Çoğu yerde Ceylin’in anlamı ‘Cennet kapısı’ olarak belirtilmiş olsa da Ceylin Kuran-ı-Kerim’de geçmeyen ve ‘Cennet kapısı’ anlamına gelmeyen bir isimdir. Cennetin sekiz kapısı vardır: Salat, Cihad, Reyyan, Sadaka, Hac, Af, Eymen ve Zikir-İlim kapısı. Gördüğünüz gibi Ceylin bu kapılar arasında yer almaz. Ceylin, Ingiliz bir isim olan Jaylin’in Türkçeleştirilmiş halidir. Jaylin ‘sakin’ manasına gelen bir isimdir. Ceyl, Farsçada “yengeç” demektir. Ceylin'in baska bir anlami da “yengeç yuvasi” demektir.</p>

<p>   Ecrin:  “Allah’ın hediyesi’ olarak” anlam verilse de bu yanlıştır. Ecrin kelimesi, Arapça “ecr” kelimesinden gelir. Ecr,  “ücur, ücret”  demektir. Ecrin de ‘ücret’ demektir. Kuran’da. “De ki: Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum. Ve ben olduğundan başka türlü görünenlerden de değilim” ayetinde geçmektedir.</p>

<p>    İrem: Halk arasında “Cennet bahçesi” olarak bilinir. Okuyuşta iyi güzel gibi gözükse de aslında Allahın sevmediği yalancı Cennet demektir. Sapık Ad Kavminin, Cennete öykünmek için yaptığı İrem bağları ve köşkler İslami literatürde hiç iyi kabul edilmez.</p>

<p>    Günümüzde milli, tarihi şahsiyetleri isim olarak kullanmak yerine, kendine gayri milli ve dini unsurlardan isim arayan, yanlış isimlerle rezil kepaze olan garip insanlar var. Türklüğün derin ve geniş tarihi, şanlı zaferleri, yüksek medeniyeti içinde insanlığa rehber olmuş sağlam karakterlerin, ulu şahsiyetlerin şerefli isimleri varken, düşük milletlere mensup absürt isimleri alıp kullanmak kültürel bir yozlaşmadır.</p>

<p>    Milli benliği korumak milli isimler koymakla başlar. Şehrimizi istila eden yabancı isimli dükkân tabelalarına, apartman isimlerine, cadde, sokak dağ, ova, ırmak, kurum ve kuruluş isimlerine göz yummamak gerekir. Bulgaristan’da, 1980’li yıllarda, Türklere karşı yürütülen asimilasyon projesi, Türklerin isimlerini değiştirme ile başladı. <strong>Bir ülkedeki isimler, o ülkenin kime ait olduğunun da tapusudur. </strong></p>

<p>   Son yıllar, ülkemizde, kendi mana ve ruh köklerimize, kültür coğrafyamıza ait olmayan acayip isimleri alan, garip insanlar ortaya çıktı. Levanten Müslümanlar yani…</p>

<p> </p>

<p> </p>
]]></content:encoded>
<author>Fahri Kurt</author>
<link>https://www.marasyenigun.com/yazarlar/fahri-kurt/acayip-isimler-garip-adamlar/424/</link>
<pubDate>Fri, 03 Aug 2018 19:27:25 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>ŞİİRLERİM / HAYKIRIŞLARIM</title>
<content:encoded><![CDATA[<p>RUH VE ÇOCUK</p>

<p>Saçımdaki beyazlara inat, her daim ruhum çocuk.<br />
Ne ara büyüdük böyle, halbuki bir zamanlar yoktuk.<br />
Bedenimiz devran devran değişiyor, sanki binbir surat.<br />
Ruhuma asla işlemez yıllar, geçse de böyle son sürat.</p>

<p> </p>

<p>Ruh bir çocuk saflığında ve hep aynı heyecanda.</p>

<p>Çocuk neşesi, çocuk sevinci çınlasın her yanda.</p>

<p>İşte budur gerçek mutluluk ve kainata tek huzur.</p>

<p>Bu Âlem saflar ve temizler hatrına ayakta durur.</p>

<p>DÜNYA BİR GÖLGELİKTİR</p>

<p>Bu Dünya ne vatanım, ne de yurdum.</p>

<p>Gölgelenen biriyim bir ağaç altında.</p>

<p>Konaklamak üzere birazcık durdum.</p>

<p>Ruhum ufka bakar, gözlerim yollarda.</p>

<p>Bütün planlarımı öteler için kurdum.</p>

<p>Kim huzur bulmuş ki, bu Dünya’da.</p>

<p> </p>

<p>Uzun emel taşıyıp da düşme hüsrana.</p>

<p>Misafirsin misafir, bunu asla unutma.</p>

<p>Boşa sarılma Dünya’ya, mala, yalana.</p>

<p>Fani olanla, Baki olanı sakın bir tutma.</p>

<p>Aldırma Dünyacılara, falana, filana.</p>

<p>Tuzakçıların hilelerini anla ve yutma.</p>

<p>“ALLAH” DE KURTUL</p>

<p>Ten sevmekten can sevmeye geçtiğinde.<br />
Kurtuldun.<br />
Fani olanı değil, Hakiki olanı seçtiğinde.<br />
Kurtuldun.</p>

<p>Bunun için ateş gibi yanmalısın.<br />
Allah diyerek.<br />
Bunun için toprağa bulanmalısın.<br />
Allah diyerek.<br />
Bunun için semaya uzanmalısın.<br />
Allah diyerek.<br />
Bunun için sular misali kanmalısın.<br />
Allah diyerek.</p>

<p>Haydi ne duruyorsun!<br />
"Allah" de kurtul.</p>

<p>HAYKIRIŞLAR</p>

<p>Haykırışlar var, insan kulağını tıkar.<br />
Ancak o haykırışlar ta arş-ı âla'ya çıkar.<br />
Ve insanın kaale almadığı o seslenişler,<br />
Tüm bentleri, tüm engelleri bir bir yıkar.</p>

<p>Haykırışlar var, masumların, garibanların.</p>

<p>Sen anlamasan da onları ancak ben anlarım.</p>

<p>Gözlerinde gördüm masumiyeti, saflığı,</p>

<p>Onlar benim sevdiklerim ve canlarım.</p>

<p>AH HAYAT AH</p>

<p>Ah hayat, sen ki ele avuca sığmaz bir kuş.<br />
Öyle bir yol ki bu hayat, bir iniş, bir yokuş.</p>

<p>Üzerine biner bütün yükler, dayan ha dayan.<br />
Feryat etsen de, ne gören olur, ne duyan.</p>

<p>Sabahlar hepsi bir başlangıç, yeni bir umut.<br />
Verilmiş fırsat, uzatılmış bir el, bırakma tut.</p>

<p>Derde, kedere çare, geçip giden zamandır.<br />
Tefekkür et, vaktini değerlendir, an bu andır.</p>

<p>KAPİTALİST SOYGUN SİSTEMİ</p>

<p>Alışamadım bu sisteme, her şey garibime gidiyor.<br />
Düzen böyle kurulmuş hep zenginin cebine gidiyor.<br />
Kim gelirse gelsin değişmiyor, vurgun hep vurgun.<br />
Bindik bir alamete, mazallah kıyamete gidiyor.</p>

<p>İktidara kim gelirse, kapitalist sistemi sürdürüyor.<br />
Eski tas, eski hamam, hep aynı kişileri güldürüyor.<br />
Kim gelirse gelsin değişmiyor, soygun hep soygun.<br />
Bu sistem garibanları süründürüp de öldürüyor.</p>

<p> </p>

<p>Ahmet SANDAL</p>
]]></content:encoded>
<author>Ahmet Sandal</author>
<link>https://www.marasyenigun.com/yazarlar/ahmet-sandal/siirlerim-haykirislarim/423/</link>
<pubDate>Sat, 21 Jul 2018 20:51:39 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>ADALETSİZ GELİR DAĞILIMI DELİRTİR ADAMI</title>
<content:encoded><![CDATA[<p>Adaletsizliğin tüm çeşitleri huzursuzluk ve stres nedenidir. Depresyona ve bunalıma girenlerin birçoğu haksızlık ve gadre uğramış kimselerdir. <em>“Gadre uğramak”</em> deyiminin karşılığı olarak TDK sözlüğünde, <em>“haksız bir davranışla karşılaşmak, haksız davranılmak”</em> şeklinde bir açıklama vardır.</p>

<p>Gadre uğradın mı, zulme uğramışsın demektir. Gadre uğradın mı çile ve eziyet görmüşsündür. Allah (cc) kimseyi gadre uğratmasın ve haksızlıkla karşılaştırmasın. Geçen gün bir gazetede bir dua okudum. Sevgili Peygamberimizin (asm) bir duasıydı. “Allahım! Hata etmekten, dalâlete düşmekten, zulmetmekten yahud zulme uğramaktan, cahillikten ve cahil elinde kalmaktan sana sığınırım.”</p>

<p>Sevgili Peygamberimiz Efendimiz (asm) bütün dualarında ve Hakka (cc) bütün ilticalarında Bizlere örnek olmuştur. Tüm Peygamberler dualarıyla ve Yüce Rabbime (cc) sığınmalarıyla Bizlere örnektirler. <em>Biz de Peygamberler gibi dua eyler ve Peygamberler gibi Hakka (cc) teslim oluruz. </em></p>

<p>Evet, bu teslimiyetimizle doğruluktan ve Hak Davadan asla ayrılmayız inşallah. Hakkı seslendiren her mü’min“adaletsiz gelir dağılımına karşı” bir <em>“mücahid edasıyla”</em> karşı durmalıdır. Adaletsizliklere karşı savaşmak en büyük cihaddır.</p>

<p>Günümüzde hangi Ülkede olursa olsun <em>“adaletsiz gelir dağılımı”</em> almış başını gidiyor. Her Ülkede rantiyecilik, köşe dönme ve paradan para kazanma anlayışı sanki ortak bir kural haline gelmiş. Herkes bunun peşinde. Halbuki bu anlayış Allah’ın emri değil. Allah’ın emri tam bunun zıttıdır.Allah (cc) çalışmayı, üretimi ve servetin dengeli dağılımını emrediyor.Kapitalizm ise bunun tam zıttını emrediyor. Kapitalizm paradan para kazanmayı, <em>“hatta havadan para kazanmayı”</em>, az çalışmayı ve az üretmeyi, ancak çok kârı ve çok parayı teşvik ediyor. Kapitalizm savurganlığı ve israfı emreder. Yüce Rabbim (cc) israf etmemeyi, dengeli harcamayı emreder. Kapitalizm şeytani bir sistemin adıdır. <em>Bu sisteme bilerek ya da bilmeyerek yardım eden şeytanın yoldaşıdır. </em>Allah (cc) bizleri onlardan uzak eylesin.Amin</p>

<p>Her Ülkede kapitalizm salgın hastalık gibi yayıldı. Bu yayılmanın nedeni nefsani isteklerimiz ve basiretsiz yöneticilerimizdir.</p>

<p>Kapitalizmin her Ülkede şu 3 sonuçla insanları yer bitirir. <em>1- Hırs, kin ve düşmanlık. 2- Lüks, israf ve gösteriş. 3- Adaletsiz gelir dağılımı ve haksızlıklar.</em></p>

<p>Bu 3 durum ve bu 3 illet Bizim Ülkemizde de mevcut. Maalesef.</p>

<p>Biz nasıl Müslümanız ki, Allah’ın emirlerini değil de kapitalizmin dayatmalarını uyguluyoruz. Yazıklar olsun Bize.</p>

<p><em>Veyl olsun veyl! Veyl olsun kapitalizmin azat kabul etmez kölelerine. Kölelik bitmedi. Kapitalizmin gönüllü köleleri var. </em></p>

<p>Kapitalizmin <em>“adaletsiz gelir dağılımını”</em> her yerde lanetledim ve şiddetle tenkit ettim. Ve bunu her yerde tenkit etmeye devam edeceğim.</p>

<p>Eskiden toplum 3 katmandan oluşurdu. <em>Zenginler, orta halliler ve fakirler.</em> Şimdi katman sayısı 2 oldu. Zenginlik ve şatafat içerisinde yaşayanlar ve sefalet çeken fakirler. Öyle büyük uçurum var ki, toplumun yüzde 10’u, bilemediniz yüzde 20’si dışında kalan herkes perişan ve fakir. Yani bir toplum düşünün yüzde 80’i sefalet içerisinde. Victor Hugo’nu “Sefiller Romanı” tam bir gerçek. O roman yazıldığında Fransa öyleydi. Şimdi Fransa ve tüm Dünya “Sefiller Romanı” gibi. Adın batsın kapitalizm.</p>

<p>Toplumun %80’i perişan dedim. Necip Fazıl Üstad bu hususta toplumun %90’ı perişan şeklinde bir şiir irad eder. Şiirde <em>“Heyhat! Bu dağılımı, bu paylaşımı kurt yapmaz, kuzulara şah olsa”</em> diye seslenir.</p>

<p>Şiirin tamamı şu şekildedir:</p>

<p>“Allah’ın on pulunu bekleye dursun on kul; <br />
Bir kişiye tam dokuz, dokuz kişiye bir pul.<br />
Bu taksimi kurt yapmaz kuzulara şah olsa; <br />
Yaşasın, kefenimin kefili karaborsa!”</p>

<p>Durum çok eskilerden beri vahim. Kapitalizm eskilerden beri hüküm sürüyor. Durum gittikçe kötüleşiyor. <em>Gelir dağılımında adaletsizlikler, haksız işler artarak sürüyor. Rantiyeciler, ihaleciler, Devlet mallarına dadanan sülükler, kan emiciler ve her türlü vahşi emperyalistler, azgın kapitalistler Ülkemizi ve tüm Dünya’yı sömürmeye devam ediyor.</em> Maalesef.</p>

<p>Faizcilik, paradan para kazanma ve aşırı kârlara dayanan kapitalizmin insanları düşürdüğü sefalet ortadadır. <em>Zaten, dert bellidir. Çözüm bellidir.</em> Faizcilik, paradan para kazanma ve aşırı kârlılığa dayanan bu sistemi yok etmeden Dünya’ya huzur gelmez. Faizcilik ayağımın altındadır, üretmeden sırf parayla para kazanmak ayaklarımın altındadır ve aşırı kârlar ayaklarımın altındadır. Bu ayaklarımın altına aldığım <em>“üç illet”</em> gelir dağılımında adaletsizliğe yol açan nedenlerdir. İnşallah bu nedenleri ortadan kaldıracak bir yeni nizam önce Ülkemizde ve sonra tüm Dünya’da geçerlik bulur. Haydi inşallah.</p>

<p>Ahmet SANDAL</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p> </p>
]]></content:encoded>
<author>Ahmet Sandal</author>
<link>https://www.marasyenigun.com/yazarlar/ahmet-sandal/adaletsiz-gelir-dagilimi-delirtir-adami/422/</link>
<pubDate>Sat, 21 Jul 2018 18:41:39 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>TEN'DEN KENDİNİ KURTAR Kİ CAN'I BULASIN</title>
<content:encoded><![CDATA[<p>Ten’in aslı yapışkan balçıktır. Can, bedenden çıkmaya görsün ten nasıl da kokar. Aynen, havasız ve akışı olmayan balçığın kokması gibi.</p>

<p>Ten kokar ve korkutur. Ölü bir insanın teninin korkutması ilginçtir. İnsan sağ’dır ve herkes etrafında neşe ile toplanır. O insan, “bir saniye içerisinde ölsün” diyelim, etrafındaki insanlar korkudan kaçarlar. “Korkmam” diyenler olabilir. Ancak insanların birçoğu <em>“ölü tenden korkar ve kaçar.” </em>Bu bir gerçektir.</p>

<p>Ten kokar ve korkutur Ey Dost! Sen can’ı bul ve can ne kokar, ne de korkutur. Can ebedidir. Can ebedi olduğu gibi, edebidir de. <em>Ten çirkindir. Eğer tende bir güzellik varsa, o güzellik can’dan gelir.</em></p>

<p>Derler ya, “içindeki güzellik, yüzüne yansımış” diye. İşte içerdeki güzellik can’dır can.</p>

<p>Ecdadımız <em>“sireti güzel olanın sureti güzel olur”</em> demiş. <em>Siret</em>, kişin ruhî özellikleri, huyu, karakteri, iç dünyası, ahlâki yapısı, gönül hoşnutluğu ve yürek huzuru gibi manalar gelir. Siret, kişinin iç profili demektir. İnsanlar, dış profile o kadar kafayı ve aklı taktılar ki, kimse iç profil ile ilgilenmez oldu.</p>

<p>Dış profil yani ten, aldatıcıdır ve geçicidir. Halbuki, iç profil ebedi ve bakidir.</p>

<p>Ey Dost! “Ten’den kendini kurtar ki, can’ı bulasın”. Ne bu ten’e bu kadar saplanmışlığın, ne bu ten’e bu kadar aldanmışlığın. Bir anlık zevk değil mi? Gözün kör olmuş, aklın ıskat olmuş. Yazık sana, çok yazık.</p>

<p>Kadınlar ve erkekler, birbirlerinin fiziki görünüşlerine, dış özelliklerine o kadar önem veriyorlar ki, aslı kokmuş balçık olan, özü bir damlacık su olan bedenin esiri olmuşlar. Halbuki ten kokar ve korkutur, halbuki, ten geçici ve fanidir, halbuki, ten aldatıcı ve ayartıcıdır.</p>

<p>Ten’i yerden yere vurdum. Ten’i adeta “aforoz” eyledim. Ten’i adeta en yüksek bir tonda kınadım, yerdim, yerin dibine batırdım. Daha da batıracağım. Yok olsun, yerin en dibine batsın ten. Ten batsa ne olur ki? Asıl batması gerekenler <em>“ten sevicilerdir”.</em> Onlar yerin ta en dibine batsınlar. Batacaklar da.</p>

<p>Şimdi burada bu kadar ten’i yerdikten sonra, ten ile can arasında bir köprüden ve bir tünelden bahsedeceğim. Ten’den geçip de can’ı bulan, kurtuluşu huzuru bulmuştur. Ten olmasaydı, can’ı nasıl bulacaktık? Ten, kötü değil, esasında ten’i yüceltmek ve onun peşinden körü körüne gitmek tehlikelidir.</p>

<p>Şimdi anladınız değil mi, “ben ten düşmanı değilim, ten’den can’a geçemeyenleredir bütün öfkem.” Ben de ten’e takılıp kaldıysam, kendimi de yerer ve kınarım.</p>

<p>Evet, “ten ile can” arasında ilgiyi ve bağlantıyı iyi gör Dostum! Gör ki, felah bulasın. Gör ki huzur bulasın.</p>

<p>Peygamberler ve Hakkın savunucusu Filozoflar ve özellikle İslam Âlimleri, “ten ve can” arasındaki bağı ve köprüyü en veciz şekilde anlatmışlardır.</p>

<p>Hadis-i Şerifler’de beden ve ruh arasındaki bağlardan bahsedilmiştir. Beden ten’dir. Ruh da can’dır.</p>

<p>Hz. Mevlana <em>“ten ve can”</em> bahsine Mesnevi’nin ta en başına yer verir ve der ki; <em>“</em><em>Ten candan, can da tenden gizli kapaklı değildir, lâkin canı görmek için kimseye izin yok.”</em></p>

<p>Hayatın özünü kavramak ve manen olgunluğa erişmek isteyen her kişiye şu tavsiyem kulaklarında küpe olsun, inşallah.</p>

<p>“Ten ile ilgini düşürebileceğin en asgari seviyeye kadar düşür, can ile ilgini çıkarabileceğin en yüksek seviye kadar çıkar.”</p>

<p>Şimdi bu tavsiyeme karşılık şu soru sorulabilir: <em>“Bu nasıl olacak?”</em></p>

<p>Evet, bu tavsiyemin uygulaması nasıl olacak? İşte cevabımı 3 başlıkta sunuyorum:</p>

<p>1-Baştaki göz ile bakma, yürek gözü ile bak. Suretteki güzelliği değil, siretteki güzelliği gör.</p>

<p>2-Baştaki kulak ile duyma, yürek kulağıyla duy. Mecazın sesini değil, hakikatin sesini duy.</p>

<p>3-Baştaki dil ile konuşma, yürek diliyle konuş. Kelamın dünyevi değil, uhrevi olsun.</p>

<p>Bütün bunları başarmak kolay mıdır? Zordur elbette.</p>

<p>Baştaki gözle bakmaya alışmışız ve yalnızca maddeyi, bedeni ve teni önemsiyoruz. Maddi şeyleri, bedeni zevkleri ve tenin isteklerini bir kenara atmak kolay mıdır? Zordur elbette. Hakikate kapalı kulaklarımız ve gerçek dünyaya ait sesleri duymuyoruz. Bedenimizin, nefsimizin hoşuna giden seslerle hemhal oluyoruz. Yürek diliyle konuşmuyoruz ve nefsimizin istediği şekilde konuşuyoruz.</p>

<p>Evet, “ten ve can” bahsinde muradımı ve derdimi bilmem anlatabildim mi? Eğer anlatamamışsam bir de şu veciz sözlerle sizlere seslenmek isterim:</p>

<p>Ten sevmekten can sevmeye geçtiğinde.<br />
Kurtuldun.<br />
Fani olanı değil, Hakiki olanı seçtiğinde.<br />
Kurtuldun.</p>

<p>Bunun için ateş gibi yanmalısın.<br />
“Allah” diyerek.<br />
Bunun için toprağa bulanmalısın.<br />
“Allah” diyerek.<br />
Bunun için havaya uzanmalısın.<br />
“Allah” diyerek.<br />
Bunun için sular misali kanmalısın.<br />
Allah diyerek.</p>

<p>Haydi ne duruyorsun!<br />
"Allah" de kurtul.</p>

<p> </p>

<p>Evet, kurtuluş formülü budur: “Allah” de kurtul.</p>

<p>Allah’ı zikretmek, sizi tefekküre ve şükre ulaştıracaktır. Zikir, tefekkür ve şükür ile ten’den can’a yol vardır. Elhamdülillah.</p>

<p> </p>

<p>Ahmet SANDAL</p>
]]></content:encoded>
<author>Ahmet Sandal</author>
<link>https://www.marasyenigun.com/yazarlar/ahmet-sandal/tenden-kendini-kurtar-ki-cani-bulasin/421/</link>
<pubDate>Sat, 21 Jul 2018 18:41:14 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>CUMHURBAŞKANLIĞI HÜKÜMET SİSTEMİ İÇİN 5 ÖNERİM</title>
<content:encoded><![CDATA[<p>1-“Bakanlıklar ve tüm kurumlar stratejik yönetim anlayışıyla yeniden yapılandırılmalıdır.”</p>

<p>a)Artık günümüzde dikey hiyerarşik yapının devri bitmiştir. Örgütlenmede yatay hiyerarşik yapı gereklidir.</p>

<p>b)Proje ve hedefi olmayan ve geleneksel anlayışla bir Bakanlık içerisinde yer almış tüm birimler kapatılmalıdır. Proje bazlı birim kurulması gerekliliği üzerinde durulmalıdır. Proje ve hedef varsa birim olmalıdır. </p>

<p>c) Bu modelde Bakanlıkların hantal olmaması, klasik usullerle çalışmaması ve israfların önlenerek etkin ve pratik bir yapılanma sağlanması gerekir.</p>

<p>2-“Anlayış değişikliği gereklidir.”</p>

<p>Anlayış değişikliği derken öncelikle ehliyet ve liyakata dayalı anlayış değişikliğini kastediyorum.</p>

<p>a)Yönetim değil yönetişimin yaygınlık ve geçerlik bulmalıdır. Yönetişimde keskin şekilde yöneten ve yönetilen ayrımı yoktur. Herkes el birliği ve gönül birliğiyle kurumun hedeflerinin gerçekleştirilmesi için çalışmaktadır. Yönetim klasiktir ve eskide kalmıştır. Klasik ve eski kuralların uygulandığı yerde yönetişim olmaz. Günümüzdeki toplumları yönetimle idare etmek zordur ve artık yönetim zamanı değil, yönetişim zamanıdır.</p>

<p>Klasik Yönetim devri tarihin derinliklerine gömülmelidir. Klasik Yöneticiler, hukukun üstünlüğünü değil üstünlerin hukukunu esas alırlar. Doğruluğu, adaleti ve hakkaniyeti değil, yağcılığı ve nefsin arzularını gözetirler.  </p>

<p>b)Adalet, ahlak ve etik değerlere sözde değil özde önem veren bir yapı ve sistem oluşturulmalıdır.</p>

<p>c)İşi doğru yaptırmak mühim olduğu kadar doğru işi doğru yaptırmak daha mühimdir. Doğru işe yoğunlaşma gerektirecek bir yapı ve sistem oluşturulmalıdır.</p>

<p>d) Şimdiye kadar, “risk yönetimi, iç kontrol, etkinlik, verimlilik, şeffaflık ve hesap verebilirlik” gibi çağdaş yönetime ait kavramlar yalnızca sözde kalmıştır. Bu hususlar sözde kalmamalı ve hayat geçirilmelidir.</p>

<p>3-“Personelin kurum içerisinde ehliyet ve liyakate göre atama ve yükselmesi sağlanmadan ne yapılırsa yapılsın başarı sağlanamaz.”</p>

<p>Bir alt amirler bir üst amirine değil, millete hizmet ettiğinin bilincinde olmalıdır. Bunun için de atamalar amirin inisiyatifinden alınmalı ve sınavla yükselme sağlanmalıdır.</p>

<p>4- “Siyasetçisinden bürokratına, amirinden memuruna kadar herkes şu beş hedefi yerine getirecek şekilde çalışmalıdır.”</p>

<p>a)Toplum hayatında <em>"fakirlik ve kula kulluğun son bulması”,</em></p>

<p>b)Toplumda <em>"adaletsizlik ve haksızlığın sona ermesi”,</em></p>

<p>c)Toplumumuzdaki <em>"sevgisizlik ve saygısızlığın ortadan kaldırılması”,</em></p>

<p>d)Toplumdaki <em>"ihtilaf ve gerginliklerin sonlandırılması”,</em></p>

<p>e)Toplumdaki <em>“cehalet ve bilgisizliklerinin giderilmesi”.</em></p>

<p><em><strong>5- Bakanlıklar ve Kurul ile Kurumların yeni teşkilat yapıları yukarıda 4 madde ile özetlediğim mantık çerçevesi içerisinde ekonomiklik, etkililik ve verimlilik çerçevesinde oluşturulmalıdır. </strong></em></p>

<p><em>Bu çerçevede;</em></p>

<p><em>a)Adalet ve Hukuk İşleri,</em></p>

<p><em>b)İçişleri ve İç Güvenlik Konuları,</em></p>

<p><em>c)Dışişleri ve Avrupa Birliği Konuları,</em></p>

<p><em>d)Milli Savunma ve Dış Güvenlik,</em></p>

<p><em>e)Milli Eğitim, Gençlik, Spor ve Milli Kültür,</em></p>

<p><em>f)Sağlık ve Gıda İşleri,</em></p>

<p><em>g)Çevre, Şehircilik, Turizm ve Yerel Yönetim İşleri,</em></p>

<p><em>h)Tarım, Orman ve Kırsal Kalkınma İşleri,</em></p>

<p><em>ı)Enerji ve Doğal Kaynaklar,</em></p>

<p><em>i)Aile, Sosyal Hizmetler ve Sosyal Güvenlik İşleri,</em></p>

<p><em>j)Ulaştırma, Altyapı ve Denizcilik İşleri,</em></p>

<p><em>k)Bilim, Sanayi, Ticaret ve Teknolojik Gelişme,</em></p>

<p><em>l)Maliye ve Ekonomi İşleri</em></p>

<p><em>Bakanlık şeklinde kurulmalıdır.</em></p>

<p><em>Yukarıda sayılan 13 Bakanlık dışında ihtiyaca ve duruma göre yüksek kurullar, çeşitli ofisler oluşturulabilir. Yüksek kurullar içerisinde kamudaki tüm denetim kurullarına yön verecek ve etkili denetim gerçekleştirmede koordinasyon sağlayacak Devlet Denetim Kurulu gereklidir. </em></p>

<p><em>Dikkat edildiği üzere Bakanlık sayısı en aza indirilmiştir. Ve en etkilisi ve en ideali de budur. (Bundan önceki çalışmalarda Bakanlık sayısı 16’dır ve fazladır. Bu 13 daha idealdir)</em></p>

<p><em>Bu 5 başlıktaki öneriler yerine getirilirse etkili, ekonomik ve başarılı bir yönetim gerçekleştirilmiş olur.</em></p>

<p><em>Arz ederim. </em></p>

<p><em><strong>Not:</strong></em><em> Yukarıdaki bu modeli kime arz ettiğimi merak edenler olabilir. <strong>Devletimizin en tepesindeki Yetkililerden başlayıp ta en tabanda bulunan tüm halkımıza bu yönetim modelini ve teşkilat yapısını sunuyorum.</strong> Bu çalışmam ve yeni yönetim sistemine dair önerilerim dikkate alınır mı, alınmaz mı? Hiç bilmiyorum. Benden çalışmamın duyurulması ve kamuoyuna açıkça sunulması. Bundan sonrası kısmet işidir.</em></p>

<p> </p>

<p><em>Haydi hayırlısı.</em></p>

<p> </p>

<p>Ahmet SANDAL</p>
]]></content:encoded>
<author>Ahmet Sandal</author>
<link>https://www.marasyenigun.com/yazarlar/ahmet-sandal/cumhurbaskanligi-hukumet-sistemi-icin-5-onerim/420/</link>
<pubDate>Fri, 29 Jun 2018 20:00:02 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>BU BÖYLE GİTMEZ! "5 ŞARTIMI İLAN EDİYORUM"</title>
<content:encoded><![CDATA[<p>Bir büyük seçimi daha geride bıraktık ve 24 Haziran 2018 tarihinde Cumhurbaşkanlığı ve TBMM Milletvekilliği seçimlerini birlikte gerçekleştirdik. <em>Seçimlerde ilk turda % 52.60’lık bir oranla Cumhurbaşkanımızı seçtik ve TBMM’de 600 Milletvekilini belirledik. Hayırlı ve uğurlu olsun. Seçimleri kazananları tebrik ediyorum. “Asıl kazanan tüm Ülkemiz olsun” diyorum.</em></p>

<p>Ben şahsen her seçimden sonra hep “yeni bir umut ve heyecan” duyuyorum. Ancak Ülkemizin gelişmesi ve daha da ilerlemesi, fakirliğin sona erdirilmesi, gelir dağılımındaki adaletsizliğin giderilmesi, Ülkemizin ehliyet, liyakat ve hakkaniyet içerisinde yönetilmesi noktasındaki heyecan ve umutlarım her dönem boşa çıkıyor. Adeta hüsrana uğruyoruz. Yüce Rabbim bu sefer umutlarımızı boşa çıkarmasın ve hüsrana uğratmasın. Amin.</p>

<p>Yaşım 53. Ve seçimlerde oy kullandığım 30 yıldan beri boşa çıkan umutlarıma ve yaşadığım hüsranlara rağmen, haykırışlarım ve seslenişlerim kesilmeyecek, inşaallah. Ben hep Hak Dava’da doğru bildiğimi haykıracağım evelallah.</p>

<p>Evet, yine haykırıyor ve sesleniyorum.</p>

<p>BU BÖYLE GİTMEZ</p>

<p>1-</p>

<p>Biz ne yapıyoruz ya!<br />
600 kişi mutlu olsun diye mi bunca telaş.<br />
Makus talihimiz mi, “eski hamam, eski tas.”<br />
Kesinlikle değişim şart!</p>

<p>2-</p>

<p>Biz ne yapıyoruz ya!<br />
“Dünya’yı yeniden keşfetmeye” ne hacet.<br />
Allah’ın emri değil mi, liyakat ve adalet.<br />
Kesinlikle değişim şart!</p>

<p>3-</p>

<p>Biz ne yapıyoruz ya!<br />
“Güçlü hep güçlü, zayıf hep zayıf.”<br />
Bize düşen hep hayıf üstüne hayıf.<br />
Kesinlikle değişim şart!</p>

<p>4-</p>

<p>Biz ne yapıyoruz ya!<br />
Politikacıları "birbirinden farklı sanıyoruz"<br />
Kendi ateşimize kendimiz yanıyoruz.<br />
Kesinlikle değişim şart!</p>

<p>5-</p>

<p>Biz ne yapıyoruz ya!<br />
“Hiç kendi nefsimize bulmuyoruz kusur.”<br />
Kendini değiştirmeyen ta en dibe vurur.<br />
Kesinlikle değişim şart!</p>

<p>5 ŞARTIMI İLAN EDİYORUM</p>

<p>Yukarıdaki seslenişlerimle birlikte, seçimlerde oyunu kullanmış ve bir vatandaş olarak görevini hakkıyla yerine getirmiş insan olarak, şimdi şu 5 şartı ileri sürüyorum;</p>

<p>1-Toplum hayatında <em>"fakirlik ve kula kulluğun son bulması”,</em></p>

<p>2-Toplumda <em>"adaletsizlik ve haksızlığın sona ermesi”,</em></p>

<p>3-Toplumumuzdaki <em>"sevgisizlik ve saygısızlığın ortadan kaldırılması”,</em></p>

<p>4-Toplumdaki <em>"ihtilaf ve gerginliklerin sonlandırılması”,</em></p>

<p>5-Toplumdaki <em>“cehalet ve bilgisizliklerinin giderilmesi”,</em></p>

<p>için çalışmayan her siyasetçi ve milletvekiline hakkımı helal etmiyorum.</p>

<p>Hakkımı helal etmediğim gibi hem bu Dünya'da, hem de Ahirette iki elim, iki yakanızda olacağını ilan ediyorum.</p>

<p>Eğer bu 5 şartımı yerine getirecek adımlar ve çalışmalar yaparsanız, verdiğim oylar ve tüm emeklerim Annenizin ak sütü gibi helal olsun.</p>

<p>Sevgi, saygı ve dualarımla.</p>

<p> </p>

<p>Not: Ben yine umutluyum, ben yine heyecanlıyım. Müslümana her daim umut ve heyecan yakışır, elhamdülillah.</p>

<p> </p>

<p>Ahmet SANDAL</p>
]]></content:encoded>
<author>Ahmet Sandal</author>
<link>https://www.marasyenigun.com/yazarlar/ahmet-sandal/bu-boyle-gitmez-5-sartimi-ilan-ediyorum/419/</link>
<pubDate>Thu, 28 Jun 2018 11:43:02 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>YENİ DÖNEM ÜZERİNE GÖRÜŞ VE DÜŞÜNCELERİM -2</title>
<content:encoded><![CDATA[<p>(Geçen gün birincisini yayınladığım yazımın 2. kısmıdır)</p>

<p>Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi krallık ve başına buyruk bir sistem değildir. Bu sistemde gerçekten de kontrol mekanizması çok güçlü. TBMM'de vekiller ellerlindeki yetkiler ile Cumhurbaşkanı'nı sınırlayabilirler. <em>İsterlerse bütçe yasası ve diğer başka yasalarla sistemi kilitleyebilirler.</em> Bu nedenle TBMM ile Cumhurbaşkanlığı arasında uyum ve birliktelik çok önemlidir.</p>

<p>Şu hususu da bu noktada hassaten belirteyim. Hangi sistemi getirirseniz getirin, herşey insana bağlıdır. İnsandır herşeyin başı ve sonu. Bir sistemi, bir işi vezir de eden, rezil de eden insandır. Hayata nasıl bakıyoruz. İşte bu önemlidir. Ben birçok seminerimde ifade etmişimdir. <em>Bardağın dolu tarafından mı bakıyoruz, boş tarafından mı bakıyoruz. Maksadımız üzüm yemek mi, bağcıyı dövmek mi? </em>Bardağın dolu tarafından bakanlar ve maksadı üzüm yemek olanlar hayata değer katarlar ve başarı sağlarlar. Aksi halde başarı mümkün değildir. Bunun gibi, bu sisteme olumlu bakanlar elbette başarıyı da sağlayacaklardır. Dünya’daki büyük ve güçlü Devletlerin birçoğunun yönetim sistemi Başkanlık Modelidir. Bunu hassaten belirteyim.</p>

<p>Türkçede <em><strong>“kısır döngü”,</strong></em> Osmanlıcası <em><strong>“fasit daire”</strong></em> ve İngilizcesi <em><strong>“vicious circle” diye belirtilen bir kavram var. </strong></em>Üçünde de anlatılmak istenen aynıdır. <em><strong>“Dönülüp dolaşılıp aynı noktaya gelinen ve bir sonuç vermeyen, içinden çıkılmaz düşünce veya olaylar silsilesine”</strong></em> Bizim Dilimizde kısır döngü ya da fasit daire denilir. Biz şu makus talihimizi ve yaşadığımız bu kısır döngüleri kırmamız gerekir. Asırlardır Batılı Haçlılar karşısında maalesef hezimet yaşıyoruz. Onların karşısında güçlü durmamız gerekir. Büyük Devlet olmamız gerekir. Büyük Devlet olmamın yolu da hızlı karar almakta ve pratik çözümlerden geçer. Başkanlık modelinden bunu bekliyorum. Ben Başkanlık sisteminden şu 4 hususun gerçekleşmesini bekliyorum. İnşaallah olur.</p>

<p><strong>1-</strong>Toplum hayatında fakirlik ve "kula kulluk sona ersin." İnşaallah olur.</p>

<p><strong>2-</strong>Kamu yönetiminde "adaletsizlik ve haksızlık son bulsun." İnşaallah olur.</p>

<p><strong>3-</strong>Toplumumuzdaki "cehalet ortadan kaldırıslın." İnşaallah olur.</p>

<p><strong>4-</strong>Toplumdaki ihtilaf ve ayrılıklar bitirilsin.  İnşaallah olur.</p>

<p>Bu yoksulluk ne zaman bitecek? Bu işsizlik hangi vakit ortadan kaldırılacak? Peki, kamu yönetiminde adaletsizlik ve haksızlıkları kim durduracak ve sona erdirecek? Müslümanların ve tüm toplumumuzun kanayan yarası ve baş belası olan okuma alışkanlığımızın azlığına ne derman olacaktır? <em><strong>“Mü’minler kardeştir”</strong></em> buyuran Yüce Rabbimizin (cc) emrine uymayıp da aramızdaki ihtilafları ve ayrılıkları daha ne zaman kadar sürdüreceğiz? Ne vakit akıllanacağız biz? Sevgili Peygamberimiz (asm) “iki günü birbirinin aynı olan ziyandadır” diye buyurmaktadır. Önderimiz ve Biricik Rehberimiz (asm) bize çalışmayı ve her daim ilerlemeyi emrediyor. Biz bu emri dahi anlamaktan aciziz. Bu Toplumdaki, “acziyet, tembellik, atalet, umutsuzluk, karamsarlık, cahillik, ihtilaf, haksızlık, adaletsizlik, fakirlik ve bunların benzerleri”, işte benim dertlerim bunlardır. Daha doğrusu bizim dertlerimiz bunlardır. Bu dertlerime şifa diliyorum. İnşaallah bu dertlerimiz sona erer.</p>

<p>Evet, ben umutluyum. Benim hayatımın temel nirengi noktası "umut ve heyecandır." Hayatımda umudum ve heyecanı baş tacı yapıyorum. Umudum Allah'tan geliyor. Hiçbir vakit umutsuzluk içerisinde olmadım. Yusuf Suresi 87 ayet: “Ey oğullarım! Gidin Yûsuf’u ve kardeşini araştırın. Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü kâfirler topluluğundan başkası Allah’ın rahmetinden ümidini kesmez.” İşte bu ayet-i kerime bizim için bir rehberdir. Elhamdülillah. Farukcuğum, gelecek günlerin bu günlerden daha güzel ve daha huzurlu olacağına inanıyorum. Faruk Kardeşim son günlerde şu düşünce zihnimde çok yer kaplıyor. Biz Ümmet-i Muhammed'iz. Ancak, ahirette Sevgili Peygamberimizin (asm) huzurunda nasıl duracağız ve O'nun mübarek yüzüne nasıl bakacağız? Bu sorular benim düşüncelerimi çok işgal ediyor. Bunları düşündükçe de çok üzülüyorum.  Batılılar ve Haçlılar karşısında darmadağın vaziyette olmamız, Ümmet-i Muhammed’e hiç mi hiç yakışmıyor? Ahirette ve mahşer meydanında Sevgili Peygamberimiz (asm)in yüzüne nasıl bakacağız? Hayatında ilmi, çalışkanlığı, sevgiyi, kardeşliği, azmi ve mücadeleyi esas almış ve ümmetine de bu hususta rehberlik etmiş bir Büyük Peygamberi, bir Sevgili Önderi (asm) biz nasıl kendimize rehber almadık, biz nasıl kendimize önder edinmedik. Bu büyük bir hatadır. Sevgili Peygamberimizi sözde rehber ve önder aldığımız söyledik, ancak özde tembellik ettik, özde miskinlik eyledik ve düşmanlarımızı kendimize güldürdük. Yazıklar olsun bize. Evet, bu röportajın sonunda bir de hayıflanma var. Umutluyum ve hayıflıyım. Umutlanıp da hayıflanmıyorsak bizde irade ve azim de olmaz. Umutlanmak yetmez. <em>Geleceğe dair bir şahlanış için kendimizi hazırlamalıyız ve biraz önce belirttiğim kısır döngüleri kırmak için seferberlik ilan etmeliyiz. Ben nefsime bu seferberliği ilan ettim. Elhamdülillah bu uğurda can vermeye hazırım.</em></p>

<p>Bu noktada şu hususu da net olarak belirteyim, İslam galip gelecektir. Yakın bir vakitte bir şahlanış olacaktır. Kimse mahzun olmasın. Umutlu olsun. Üstadımız Bediüzzaman Said Nursi “şu istikbal inkılâbâtı içinde en gür sedâ İslam’ın sedâsı olacaktır” diye seslenmektedir. Osmanlı'nın ihtişamlı günlerini dahi geçen çok şanlı bir devir bizi bekliyor. Haydi hayırlısı diyelim.</p>

<p>Bu duygu ve düşüncelerle yeni dönemin ve gerçekleştirilecek seçimlerin Ümmetimiz, Ülkemiz, Milletimiz, Devletimiz ve Vatanımız için hayırlı ve uğurlu olmasını diliyorum.</p>

<p> </p>

<p>Ahmet SANDAL</p>

<p> </p>
]]></content:encoded>
<author>Ahmet Sandal</author>
<link>https://www.marasyenigun.com/yazarlar/ahmet-sandal/yeni-donem-uzerine-gorus-ve-dusuncelerim-2/418/</link>
<pubDate>Sat, 23 Jun 2018 10:41:58 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>YENİ DÖNEM ÜZERİNE GÖRÜŞ VE DÜŞÜNCELERİM -1</title>
<content:encoded><![CDATA[<p><em>Bilindiği üzere bu hafta sonu (24 Haziran 2018 günü) Cumhurbaşkanlığı ve Parlamento seçimleri olacak. Hem Cumhurbaşkanını ve hem de yeni dönemde Milletvekillerini seçeceğiz. Seçimlerin Ümmetimiz, Ülkemiz, Vatanımız, Milletimiz ve Devletimiz için hayırlı ve uğurlu olsun.</em></p>

<p>Bu seçimler ile birlikte yeni bir döneme geçiyoruz. 1923 yılından beri uygulanmakta olan, Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşundan beri geçerli olan Parlamenter Sistemden başka bir yönetim modeline geçiyoruz. 24 Haziran sonrasında Ülkemizde Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi başlıyor. Haydi hayırlısı olsun.</p>

<p>Yeni dönem ve bu sistem üzerine görüş ve düşüncelerimi açıklayacağım.</p>

<p>Önce bir dua ile başlayayım. Yüce Rabbim Alemlerin Rabbi olan Allah'ım bizlere merhamet eylesin. Bizleri iki cihanda aziz eylesin ve huzur içerisinde yaşatsın. Ülkemize dirlik ve birlik nasip eylesin. Cumhurbaşkanlığı ve TBMM Milletvekili seçimleri huzur ve güvenlik içerisinde sonuçlansın. Çıkan sonuçlar ve Milletimizin kararı şimdiden hayırlı ve uğurlu olsun.</p>

<p>Evet yeni bir dönemin arefesindeyiz. Önemli başlangıçlara şahit oluyoruz. 100 yıla yakın bir süredir uygulanan Parlamenter Sistemden Başkanlık Sistemine geçiyoruz. Bu sisteme neden geçiliyor? Maksat nedir? Önce bunun üzerinde birkaç kelam eylemek isterim. <em>Parlamenter Sistem ile Dünya Liderliğine ve büyük bir ekonomik ve siyasi güce olmaya imkan yoktur.</em> Parlamenter Sistem, tabir caizse <em>"durumu idare eden"</em> bir sistemdir. TBMM'de Milletvekilleri seçilir ve hükümet kurmak için çalışmalar başlar. Hükümet kurulur ve 4 ya da beş yıllığına çalışmaya başlar. Burada Başbakan hükümetin başı olarak aldığı güvenoyuyla ayakta durmaya çalışır. Birkaç hedef belirler ve ona göre çalışır. Halbuki Başkanlık sisteminde hedefler büyüktür. Başkan halk tarafından seçilmiş ve tam yetkilidir. 4 ya da 5 yıl boyunca herhangi bir güvenoyu problemi yoktur. Sağlam bir şekilde gücünü halktan aldığı için muhatabı halktır. Halka hizmet etmek ve büyük projelerle işler başarmak için tam yetkilidir.</p>

<p>Evet, halk her iki sistemde de belirleyici ve seçici. Sorun yok. Yani halk sistemin sahibidir. Ancak, birisinde doğrudan sahiplenme var. Diğerinde dolaylı sahiplenme var. <em>Halk Başkanlık Sisteminde biraz uzakta kalıyor. Hükümet kurulma aşamasında halka soran olmuyor.</em> Milletvekilleri seçiliyor ve halkın işi orada bitiyor. Halbuki Başkanlık Sisteminde halk hükümeti bizzat kuruyor. Başkanı bizzat seçiyor. Halk tam yetki veriyor.</p>

<p>Halk bu sistemde dışarıda asla kalmaz. Halk Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminde oldukça etkili bir konumdadır. Çünkü bir tarafta Parlamentodaki Milletvekillerini seçiyor, bir taraftan da bizzat Cumhurbaşkanını seçiyor. Gerçekten de bu sistemde halk çok güçlü. <em>Bir taraftan "sen Başkansın" diyerek Cumhurbaşkanını seçiyor, diğer taraftan da Milletvekillerini seçerek "sizler de benim adıma Cumhurbaşkanını kontrol edeceksiniz" diyor. </em> Tam "bir ballı börek" misali. Hem Cumhurbaşkanını hem de Milletvekillerini seçmek çok bir güç ve çok büyük bir imkan. İşte bu imkanı bu yeni sistem sağlıyor.</p>

<p>Başkanlık Sisteminde 2 önemli nokta var. <em>1- Parlamentonun denetim yetkisi ve Başkanı kontrol etme noktasındaki görevleri. 2- Başkanın yetkileri ve gücü. “Fren ve Gaz Sistemi”</em> diyorlar buna. Bir taraftan Parlamentonun gücü ve yetkisi var. Bu güç ve yetki Başkanı sınırlıyor. <em>İşte bu frendir.</em> Diğer taraftan da <em>"gaz dedikleri bölüm de",</em> Başkanın elindeki büyük güç. İşte bu ikisi sistemin devamını sağlıyor. <em>Biliyorsunuz ABD'de Başkan kadar Senato da yetkilidir. Başkan bir karar alır ve tam yetkiyle uygular.</em> Ancak Senato da isterse Başkanı bütçe yasasını onaylamaz. Senato isterse Başkanı zor durumda bırakacak yasalar çıkarır ve uygulamaya koyar.</p>

<p>(Yazımın 2. kısmını da birkaç gün içerisinde yayınlayacağım, inşallah)</p>

<p>Ahmet SANDAL</p>
]]></content:encoded>
<author>Ahmet Sandal</author>
<link>https://www.marasyenigun.com/yazarlar/ahmet-sandal/yeni-donem-uzerine-gorus-ve-dusuncelerim-1/417/</link>
<pubDate>Wed, 20 Jun 2018 18:30:48 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>YARATILMIŞLARIN EN ŞEREFLİSİ YA DA EN ŞERLİSİ</title>
<content:encoded><![CDATA[<p align="center">İnsan, yaratılmışların en şereflisidir ya da yaratılmışların en şerlisidir. Nasıl oluyor böyle bir şey? Yani bir anda şereften ve haysiyetten düşüyor, düşüyor ve adilerden daha adi, bayağılardan daha bayağı duruma düşüyor. <strong>Nasıl bir dönüşüm ve ne akıl almaz bir değişim  bu.</strong></p>

<p>Yaratılmışların en şereflisi konumunda Dünya’ya geliyorsun, maazallah, yaşarken ve ölürken yaratılmışların en şerlisi olarak anılıyor ve öylece defolup gidiyorsun. <strong>Bundan daha büyük bir iflas hali ve Dünya’da bundan daha büyük bir zarar olur mu?</strong></p>

<p>Bir anda zenginlikten fakirliğe, bir anda güzellikten çirkinliğe, bir anda zirvelerden en çukura düşmeyi kim kabul eder ki! <strong>Hiç kimse kabul etmez.</strong></p>

<p>Gel gör ki, insan, zalim insan, nankör insan, aklını kullanmayan insan,<strong>işte bu duruma düşüyor. </strong>Bir anda en yüksek durumdan en alçak duruma düşebiliyor.</p>

<p>Nasıl mı?</p>

<p><strong>Kur'an-ı Kerim'de "yaratılmışların en şereflisi olarak belirtilen insan", eğer yaratılış formatının (yani Kur'anî Kerim'de belitilen çizginin) dışına çıkarsa, "yaratılmışların en şerlisi" haline gelir.</strong></p>

<p>İşte bütün her şey bu sözde saklı ve bu sözün manasında gizli her şey.</p>

<p>İsterseniz öncelikle Tin Suresini tefekkür edelim:</p>

<p><strong><em>“İncire, zeytine, Sina dağına , Ve şu emîn beldeye yemin ederim ki, Biz insanı en güzel biçimde yarattık. Sonra da çevirdik aşağıların aşağısına attık. Fakat iman edip sâlih amel işleyenler için eksilmeyen devamlı bir ecir vardır. Artık bundan sonra, ceza günü konusunda seni kim yalanlayabilir? Allah, hüküm verenlerin en üstünü değil midir?”</em></strong> (Tin Suresi)</p>

<p>Bu surede insanın ahsen-i takvim üzere (yani en güzel bir şekilde) yaratıldığından ve daha sonra da esfel-i safilin  (yani aşağıların en aşağısı) derekesine atıldığından bahsedilir.</p>

<p><strong>Bir tarafta derece, diğer tarafta dereke. Bir tarafta şerefli insan, diğer tarafta şerli insan. </strong></p>

<p>İnsan yaratıldığında şerefli bir mahluktur. İnsan yaratıldığında en güzel şekildedir. Bu her insan için böyledir. Ancak daha sonra hayatın içerisinde bazı insanlar bu dereceden aşağıya doğru düşmektedir. Öyle bir düşüş ki, artık derece değil dereke sözkonusudur. Derece zemin seviyesinin üzerindeki yükselti için geçerlidir. Dereke ise artık çukurluk halidir. Sıfırın altında derece olmaz, ancak dereke olur. <strong>İnsanlıktan çıkıp da sıfırın da altına düşenler için de artık derece değil, dereke sözkonusudur.</strong></p>

<p>Maddi yönden iflas edenler için söylenir ya, <strong>“sıfırı tüketmiş”.</strong> İşte bundan daha kötüsü manevi yönden <strong>“sıfırı tüketmişlerdir”.</strong> Manevi yönden sıfırın da altında olanlar için artık <strong>“yaratılmışların en şereflisi” tabirinin yerini, “yaratılmışların en şerlisi” alır.</strong></p>

<p>İnsan maddi olarak belki istemeyerek “sıfırı tüketir.”  Ancak manevi olarak bu böyle değildir. İnsan kendi eliyle ve kendi bilinçli tercihiyle manevi açıdan “sıfırın altında davranışlar gösterir.” İşte bu durum cehennemliklerin bariz özelliğidir.</p>

<p>Acımasızlık, cana kıyma, ırza ve mala tecavüz, dolandırıcılık, alçaklık, adilik, yalancılık, sapkınlık, isyankarlık ve bilumum kötü işler <strong>“sıfırın altı davranışlardır.”</strong> Ve bu davranışları gösterenler “yaratılmışların en şerlileridir.” Bu şerliler hayvanlardan da daha aşağıdadırlar. Bunlar için Kur’an-ı Kerim’de <strong>“belhumadall”</strong> tabiri vardır. Yani hayvandan daha aşağıda olanlariçin “belhumadall” denilir.</p>

<p>İşte o ayet-i kerime:</p>

<p><strong><em>“Andolsun, biz cinler ve insanlardan birçoğunu cehennem için yaratmışızdır. Onların kalpleri vardır, onlarla kavramazlar; gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır, onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da şaşkındırlar. İşte asıl gafiller onlardır.”</em></strong> (A’raf Suresi, 179)</p>

<p>Belhumadall, “yaratılmışların en şerlileri” demektir. Bunlar hayvanlardan daha aşağıdadırlar. Mesela, İsrail’de yönetimde bulunanlar yani Siyonistler, belhumadall’dir. Sırf bunlar mı? Hayır hayır, listeyi uzatmak mümkün. <strong>İsrail’deki Netanyahu ile ABD’deki Trump birer belhumadall, yani hayvanlardan daha aşağıdadırlar.</strong> Bu adamların yanında olup da onlara destek olanlar da belhumadall’dir. Onlar yaratılmışların en şerlileridir.</p>

<p>Bunlar siyasi davranışları nedeniyle yaratılmışların en şerlileridir. Kim ki ticarette hile yapıyor, kim ki faizcilik yapıyor, kim ki haksız yere insanların mallarına el koyuyor, kim ki kumar ile yuvaları dağıtıyor, onlar da yaratılmışların en şerlileridir.</p>

<p>Bunlar da ekonomik davranışlarıyla yaratılmışların en şerlileridir. Daha bunun gibi nice nice sıralama ve tasnifle şerliler listesi oluşturmak mümkündür. Sanat adına açıklığı ve sapkınlığı yaygınlaştıranlar, müzik adına her türlü melayani sözlerle kafa ve zihin bulandıranlar elbette şerliler arasındadır.</p>

<p>Burada şunu hassaten belirteyim, günahkârlar için şerliler demiyorum. <strong>İnsan nefis taşır ve günah işleyebilir. Günahta ısrar etmezse ve pişman olursa elbette şerliler arasında olmaz. Ancak, “günah ve sevap bilmezse, haram ve helal dinlemezse, her türlü azgınlığı işlerse, işte onun için tek bir sıfat geçerlidir: “Yaratılmışların en şerlisi.”</strong></p>

<p>Bediüzzaman Hazretlerinin bu hususta bir tesbiti var: “Koskoca çam ağacının özellikleri çam tohumunda saklı değil midir? Öyle de günahlar içinde de küfürlerin tohumları saklıdır. Günahtan küfre giden yolculuğa bir bakalım: Günahların özelliğinde, özellikle devam ederse, orada küfür tohumu bulunur. <strong>Günaha devam eden kişide alışkanlık başlar ve o günaha karşı ülfet peyda eder. İşlediği günahlar sıradan bir hareket halini alır (sıradanlaşır). Sonra o günaha âşık ve müptelâ olur. Günahı severek ve isteyerek işlemeye başlar. Zamanla günahın arkasına düşerek geri dönülemeyecek bir yola girer. Günahı günah olarak görmemeye başlar. Sonra o günahın azabı gerektirmediğini temenniye başlar. Bu durum böylece devam ettikçe günahı inkâr eder ve o kimsede küfür tohumu yeşillenir.</strong> Bir süre sonra etrafa dal-budak salmaya başlar. Bir gün gelir ki, günah iyice şişer, kalbde imana yer kalmaz. Kalbde küfür yerleşir, iman çıkar. En sonunda kişinin işlediği günahlar azabın ve cehennemin inkârına sebep olur.”</p>

<p><strong>Günahta ısrar edenler ve günaha devam edenler, “yaratılmışların en şerlileridir.” </strong>Allah onlardan ebeden uzak eylesin.<strong> Ve Yüce Halikımız (cc) bizi “günahta ısrarcı eylemesin, günaha bulaştırmasın, bulaşmış isek de, o günahtan çarçabuk kurtulmamızı nasip eylesin </strong>Amin.</p>

<p>Yüce Rabbimiz (cc), bizleri yaratıldığımız gibi o şerefli makamda ebedi ve daimi eylesin. Şereften düşüp de şerli hale gelenlerden eylemesin. Şerden ve şerlilerden uzak eylesin. Amin.</p>

<p><strong>Ahmet SANDAL</strong></p>
]]></content:encoded>
<author>Ahmet Sandal</author>
<link>https://www.marasyenigun.com/yazarlar/ahmet-sandal/yaratilmislarin-en-sereflisi-ya-da-en-serlisi/416/</link>
<pubDate>Tue, 05 Jun 2018 10:28:22 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>TÜRK TARİHİNİN EN BÜYÜK ZAFERİ  :  İSTANBUL'UN FETHİ</title>
<content:encoded><![CDATA[<p align="center"> </p>

<p>Büyük zaferler vardır. İslam Tarihinde büyük zaferlerimiz vardır. Bedir Zaferi, Mekke’nin Fethi büyük zaferlerimiz arasında yer alır ve yüreğimizin coşkusu ve heyecanı ezelden ebede bu zaferlerle umut ve sevinç bulur. <b><i>Kudüs’ün Fethi, Mısır’ın Fethi, Endülüs’ün Fethi, Balkanlar’ın Fethi, İstanbul’un Fethi ve daha nice zaferler Türk ve İslam tarihinde bize onur ve heyecan verir. </i></b>Bu fetihler gelecek fetihlerin birer habercisidir. Olacak inşaallah. Bizim Fetihlerimiz Doğu’dan Batı’ya doğrudur. Bizim Fetihlerimiz Hilal’den Haçlı’ya doğrudur.</p>

<p>Bizim her zaferimiz esasında Batı’ya ve Haçlılara vurulan bir darbedir. <b><i>Doğu olarak Batı’ya vurduğumuz en ses getirici ve en unutulmaz darbe 1453 İstanbul’un Fethi’dir.</i></b> Bu öyle bir darbedir ki, Batılılar ve Haçlılar bu acıyı, bu hüsranı ve bu yenilgiyi kıyamete dek unutamayacaklar. Kıyamete dek unutamayacakları bu darbe dedim ya, şu anda şu dua ve dileğimi Yüce Rabbime arz ediyorum: <b>“Yüce Rabbim (cc) sen Batılılara ve Haçlılara öyle bir yenilgi yaşat ki, hem 1453 İstanbul’u ve hem de 1071 Malazgirt’i unutsunlar ve bu daha büyük yenilgi ve acı ile kıvransınlar.”</b> Amin.</p>

<p>Ey Koca Fatih, Ey tüm Müslümanların ve Türklerin iftihar ettiği ve yeri doldurulmaz, eşi bulunmaz Komutan 2. Mehmed, ruhun şad olsun ve Dünya durdukça şanın ebedi olsun. Amin</p>

<p><b><i>Sevgili Peygamber Efendimiz’in (asm) fikir ve hedefini en iyi anlayan ve İslam’ın mana ve maksadını en iyi idrak eden kişi benim gözümde Fatih Sultan Mehmed’tir.</i></b> Hayranlığımı sözlerimle ancak bu kadar anlatıyorum. Başka sözlerle de Fatih Sultan Mehmed Han’ı elbette methetmek isterim. Yüreğimden ve dilimden geldiğince inşaallah.</p>

<p>Bu yazıda Fatih Sultan Mehmed ve İstanbul’un Fethini anlatıyorum. <b>Fatih’i ve 1453’ü anlamak için “Nizam-ı Âlem ve İla-yıKelimetullah” uğrunda çalışmak gerekir.</b> Nizam-ı Âlem demek, tüm Dünya’ya İslamî bakış ve İslamî nizamı hakim kılmaktır. İla-yıKelimetullah da Yüce Rabbimizin ismini ve şanını tüm Dünya’ya duyurmak ve yaymaktır. Bu iki maksattan başka bu Dünya’da ne maksadımız olabilir ki. Dünya dediğimiz şey eğer aklımızda ve ruhumuzda bu iki maksat ve hedef yoksa, boştur ve manasızdır. Dünya’yı manalı ve dolu hale getiren hedefimizin ulvi ve yüksek olmasıdır.</p>

<p><b>İstanbul’u fethettiğinde Fatih Sultan Mehmed Han 21 yaşındaydı. Çocukluğunda bu hedef aklında ve ruhunda olmasaydı, kısa süre içerisinde bu zafere nasıl erişecekti?</b></p>

<p>Fatih Sultan Mehmed Han, gözü pek, cesur ve kararlıydı. <b><i>“Ya İstanbul beni alır, ya ben İstanbul’u alırım” diye sesleniyordu.</i></b> Bu sözü söyleyen Ey Fatih Sultan Mehmed Han, şanın ebedi olsun. Allah senden razı olsun.</p>

<p>Bundan 20 yıl kadar önce yazdığım bir şiirimde bu hususta şöyle seslenmişim:</p>

<p><b><i>FETH-İ İSTANBUL</i></b></p>

<p>Bir Genç Sultan vardı, bir Genç Sultan vardı,</p>

<p>İkinci Murad Han’ın oğlu, dünyalar ona dardı.</p>

<p>İstanbul şuuruna, daha bir çocukken vardı.</p>

<p>  Sevdaya dönüştü şuur, alev alev benliğini sardı.</p>

<p><br />
<b><i>Taht’a geçtiğinde, aklı-fikri, yalnız bir yerdeydi,</i></b></p>

<p><b><i>Yoktu artık kendinde, ne gökte, ne de yerdeydi.</i></b></p>

<p><b><i>“Ya Bizans beni alır, ya ben Bizans’ı” der dururdu.</i></b></p>

<p><b><i>Kâlp atışları gün geldi, en yüksek zirveye vurdu.</i></b></p>

<p> </p>

<p>Öyle gerildi ki, boşalmalıydı artık ok yaydan. <br />
Atını denize sürdüğünde, nisandı aylardan. <br />
Bir büyük kuşatma ki, elli üç gün sürecek. <br />
Asırlarca bekleyen Aya Sofya, artık gülecek. <br />
<br />
<b><i>Mayıs'ın yirmidokuzu, sabahına uyanır İstanbul. <br />
Mayıs'ın yirmidokuzu, felahına uyanır İstanbul. <br />
Mayıs'ın yirmidokuzu, Talihine kavuşur bir kent. <br />
Mayıs'ın yirmidokuzu, Fatihine kavuşur bir millet.</i></b> <br />
<br />
Çağ açan o Sultan, Aya Sofya'dan girer içeri. <br />
Arkasında azamet timsâli binlerce yeniçeri. </p>

<p><b><i>Bu sevinci beş asır yaşar Aya Sofya, dolu dolu. <br />
Günün birinde kapanır, artık Mabedimin yolu. </i></b></p>

<p>Şimdi Aya Sofya sessiz, geçen günleri özler. <br />
Nur yüzlü gençlere bakar da, yiğidini gözler.</p>

<p><br />
Evet, İstanbul işte bu ruh ve heyecan ile fethedildi. Elhamdüllillah. İstanbul’un fethi ile heyecanlıyız ve onurluyuz. <b><i>Ancak, o fethin içerisinde “Ayasofya” daha mühim bir yer tutar. Ya da şöyle anlatayım:</i></b>“İstanbul’un fethi bir ceviz ise, cevizin içi Ayasofya’dır. Ayasofya Müslümanların ibadetine açılmazsa, ceviz var da, içerisinde yiyeceğimiz bir lezzet, yani cevizin kendisi yok demektir. “<b><i>Ey Müslüman Ayasofya olmadan İstanbul, basit bir ceviz kabuğu gibi kalır.” </i></b>Bunu anlatmaya çalışıyorum. Seni birileri cevizin içinden mahrum etmek istiyor ve ceviz kabuğuyla oyalamak istiyorlar. Hâlâ uyanmadın mı?</p>

<p><b>“Feth-i İstanbul demek, büyük deha ve kan-ter demek…</b></p>

<p><b>Feth-i İstanbul Demek, Ayasofya ve zafer demek…”</b></p>

<p>Yukarıdaki şiirimin sonu işte bu sesleniş ile bitiyor.</p>

<p>Evet, Ayasofya olmadan zafer olmaz. Ve buradan tüm yetkililere açıkça sesleniyorum: <b><i>“Size bu büyük talih ve sevabı, Yüce Rabbim nasip etsin ve siz de bu şuurla kendinizi kuvvetlendirin. Eğer Ayasofya’yı camii olarak ibadete açmasanız, o talih ve sevap, bahtsızlık ve vebal olarak hem bu Dünya’da ve hem de Ahirette karşınıza çıkar.”</i></b></p>

<p>Haa, şunu da hassaten belirteyim, siz açmaktan korkar ya da çekinirseniz mesele yok. Bir gözüpek ve korkusuz cengaver gelir de Ayasofya’yı ibadete açar. <b>Çünkü bu yakın bir vakitte tecelli edecektir. İnşaallah.</b></p>

<p><b><i>“Yeryüzüne sâlih kullarım vâris olacaktır.”</i></b> (Enbiyâ Suresi, 105)  Biz müjdemizi ve haberimizi aldık ve yolumuza devam ediyoruz. Siz de bu ayet-i kerime’den ruh ve heyecan almışsanız mesele yoktur.    </p>

<p> </p>

<p>Bu duygu ve düşüncelerle İstanbul’un Fethi’nin 565. yıldönümünü kutluyor, başta Fatih Sultan Mehmed Han olmak üzere tüm Osmanlı Ecdadımızı rahmet ve minnetle anıyorum. Ruhları şad olsun.</p>

<p> </p>

<p><b>Ahmet SANDAL</b></p>
]]></content:encoded>
<author>Ahmet Sandal</author>
<link>https://www.marasyenigun.com/yazarlar/ahmet-sandal/turk-tarihinin-en-buyuk-zaferi-istanbulun-fethi/415/</link>
<pubDate>Tue, 29 May 2018 14:51:19 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>DOĞU VE BATI ÜZERİNE BİR KAÇ KELAM</title>
<content:encoded><![CDATA[<p>Hayatın içerisinde Doğu ve Batı denildiğinde ilk akla gelen yön ve istikamet olarak Doğu ve Batı’dır. <em>“Ne tarafa gidiyorsun?” “Doğu istikametine.” “Hangi yönden geliyorsun?” “Batı’dan.” </em>Bu soru cevaplarda anlatılan Doğu ve Batı sosyal, siyasi ve kültürel hiçbir mana içermeyen normal bir tanımlamadır. Doğu ve Batı’nın bir de coğrafi yer ve iklim açısından manası vardır. Coğrafya ve iklim olarak Doğu denildiğinde genellikle <em>“dağlık ve soğuk”</em> akla gelir. Batı denildiğinde de daha çok <em>“düzlükler ve ılıman iklim”</em> gelir. Tabi bu tanımlama Ülkemiz içindir. Tüm Dünya genelinde Doğu ve Batı denildiğinde, Batı’nın da soğuk ve dağlık yerleri vardır.</p>

<p>Bu yazıda Doğu ve Batı hakkında görüş ve düşüncelerimizi anlatacağız. Ancak, Doğu ve Batı ne yön, ne de coğrafya ve iklim olarak ele alınacaktır. Doğu ve Batı sosyal, ekonomik, kültürel ve siyasi bakımdan mercek altına alınacaktır.</p>

<p>Bu noktadan itibaren, Doğu ve Batı derken artık toplumları kastediyoruz. Doğu toplumlarından kasıt, Asya ve Afrika toplumlarıdır. Batı derken maksat, Avrupa ve Amerika toplumlardır. Elbette, tüm Avrupa ve Amerika toplumları yeknesak ve aynı gelişmiş düzeyinde olmadığı gibi, tüm Asya ve Afrika toplumları da aynı özelliklere sahip değildir. Ancak genel olarak bir fikir verecek ve birbirine yakın olabilecek özelliklere sahiptirler.</p>

<p>Bu açıklayıcı bilgiden sonra gelelim Doğu ve Batı hakkında birkaç kelam etmeye:</p>

<p>Doğu, sosyal açıdan <em>“içtenlik ve samimiyet”</em> demektir. Ekonomi bakımından“fakirlik ve zaruret” demektir. Kültürel bakımdan <em>“az okuma ve daha çok boş vakit geçirme”</em> demektir. Siyasi açıdan da “tepeden aşağıya (dikey) yönetim ve az demokrasi” manasına gelir. Doğu bu şekilde bir sınıflandırmaya tabi tutulmaktadır. Peki, Batı nedir? Batı, sosyal açıdan <em>“resmiyet ve menfeatçilik”</em> demektir. Ekonomi açısından“zenginlik ve lüks” manasına gelir. Kültürel bakımdan <em>“çok okuma ve arı gibi çalışma”</em> demektir. Siyasi açıdan da “eşitler arası (yatay) yönetim ve çok demokrasi” anlamına gelir.</p>

<p>Yukarıdaki tespitlerim elbette yüzde yüz doğru değildir. Yalnızca bir genel değerlendirmedir. Batı Ülkesi olup da az demokrasi ile yönetilen de vardır, Doğu Ülkesi olup da tam demokrasi ile yönetilen de olabilir.</p>

<p>Esasında benim Doğu ve Batı hakkında söyleyeceğim sözler ve dikkat çekeceğim hususlar bunlar da değil. Ben bu yazıda asıl şu hususlara dikkat çekmek istiyorum.</p>

<p>Batılılar Doğu Ülkelerindeki insanlara nasıl bakıyor? Doğu Ülkelerindeki insanlar Batılılara ne gözle bakıyor? İşte bu hususlarda birkaç kelam eylemek isterim.</p>

<p>Batılılar (Avrupalılar),Doğululara (Afrikalılar ve Asyalılara) tepeden ve küçümseyerek bakarlar. Kendilerini üstün ırk olarak görürler<em>. Doğu’nun yani Asya ve Afrika’nın insanına “ehilleştirilmesi ve medeniyete kavuşturulması” gereken birer zavallı yaratıklar gözüyle bakıyorlar.</em> Batılılar bunun için enstitü ve araştırma merkezleri dahi kurdular. Hatta bu hususta kitaplar yayınladılar. <em>Oryantalizm dedikleri fikir akımı Doğululara temelde bu açılardan bakar.</em> Ve başka bir temel ve başka bir maksat daha vardır. O da Doğu’nun yeraltı ve yer üstü zenginliklerini sömürmektir. Buna göre Oryantalizm temelde 3 maksada hizmet eder: <em>1- Batılıların üstün ırk olduğunu zihinlere yerleştirmek. 2- Doğuluları ehlileştirip kendilerine hizmet edecek teba haline getirmek. 3- Doğu’nun yer altı ve yer üstü kaynaklarını talan etmek ve Batı’ya kaçırmak.</em></p>

<p>Doğulular (Asya ve Afrikalılar) Batılılara imrenerek ve kendilerinden farklı ve daha üstün olduğunu düşünerek bakıyorlar. Doğulularda bu hususta bir kompleks var. Tabi, bu kompleks her Doğulu’da mevcut değil. Ancak, birçok Doğulu, Batılı bir adam ve turist gördüğünde olabildiğince ilgi ve yakınlık gösterir. <em>Tabi bu yakınlık bir yönüyle de bu komplekse dayandığı gibi, bir yönüyle de Doğuluların misafirperverliklerinden kaynaklanmaktadır.</em></p>

<p>Bu noktada şunu da hassaten belirtmek istiyorum. Çocukluğumuzdan itibaren <em>“bizden adam olmaz, malın kalitesini ve iyisini Batılılar yapar” </em>gibi bir yanlış mantık da bizim zihinlerimize işletildi. Çocukken telden arabalar yapardık, çeşitli oyuncaklar üretirdik ve ürettiğimiz arabaya ve oyuncak eşyaya Alman Malı diye tanımlamada bulunurduk. Çünkü,<em>“malın iyisini ve kalitelisini Almanlar yapar” </em>şeklinde bir anlayış ruhumuza aşılanmıştı. Doğulularda yani Bizlerde bu bakışın yanında Batılılara karşı nasıl bir tavır hakimdir? Batılılar okuyan ve araştıran insanlardır. Batılılar çalışkan ve üretken insanlardır. Bizler de tam zıttı, ne okuyoruz, ne de araştırıyoruz. Bu bakışın yanında, Batılıların sömürgeci ve talancı olduğuna dair bir anlayış da Doğulular da yaygındır. <em>Ben bir Doğulu olarak Batılıları sömürgeci ve talancı (yağmacı) olarak görüyorum.</em> Halen de Batı Doğu’nun yer altı ve yer üstü kaynaklarını sömürmektedir.</p>

<p>Batı ve Doğu üzerine birkaç kelam eylediğim yazımın sonunda şunu hassaten belirtmek istiyorum. Doğu, Batı karşısında belki de 300 yıldır mağlup durumdadır. <em>Doğu ne zamanki sanayi devrimini ıskaladı, Batı karşısında mağlubiyet ve eziklik başladı. </em>Osmanlı’nın Viyana Seferinden sonra, Viyana Kuşatmasından bu yana hep geriledik ve Batı karşısında hep geri çekildik. Doğu’nun Batı karşısında bir zafere ve yeni bir büyük galibiyete ihtiyacı vardır. 1071 yılında şamarı vurduk Batı’nı suratına, 1453 yılında darbeyi vurduk Batı’nın böğrüne, ancak, o günden sonra Osmanlı’nın şanlı birkaç zaferinden (Kosova, Varna ve benzeri zaferlerden) başka büyük ses getirecek bir zafere hasret kaldık. <em>Doğu, Batı karşısında bir büyük zaferin umudu ve heyecanı içerisindedir.</em> Olur inşallah.Artık zaferler savaşlardan çok bilim, ticaret, ekonomi, kültür ve medeniyet alanındadır. Doğu, Batı’yı bu alanlarda geçtikten sonra zaten en büyük darbeyi vurmuş demektir.</p>

<p>Doğu ve Batı hakkında kaleme aldığım bu yazıyı Afrikalı bir Devlet Başkanı’nın şu sözleriyle sonlandırıyorum: <em>“Misyonerler Afrika’ya geldiğinde bizim topraklarımız onların İncilleri vardı. Dua edelim dediler. Gözlerimizi kapattık. Açtığımızda, bizim incilimiz, onların toprakları vardı.”</em>(Kenya'nın Eski Devlet Başkanı JomoKenyata)</p>

<p>Bu sözde açığa çıkan bir gerçek de Batılıların Doğulular üzerinde gerçekleştirdikleri <em>“misyonerlik”</em> çalışmalarıdır. Misyonerlik kılıfı adı altında Doğu sömürülmüştür. Artık onu da bir başka yazıda anlatalım, inşallah.</p>

<p>Ahmet SANDAL</p>
]]></content:encoded>
<author>Ahmet Sandal</author>
<link>https://www.marasyenigun.com/yazarlar/ahmet-sandal/dogu-ve-bati-uzerine-bir-kac-kelam/414/</link>
<pubDate>Sun, 27 May 2018 14:52:54 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>DAYATMA SİYASETİ GETİRİR REHAVETİ</title>
<content:encoded><![CDATA[<p>Bütün gelişmeler ve bütün buluş ve ilerlemeler serbest ortamda ve insanların hür tercihlerine başvurulduğu ahvalde meydana gelmiştir. İnsanların seçeneksiz bırakıldığı ve mecburen bir şeyleri seçmeye zorlandığı ahvalde ilerleme de olmaz, gelişme de olmaz. Çünkü insan böyle durumlarda <em>“hür düşünceden”</em>  ve <em>“tercih hakkından”</em> yoksundurlar.</p>

<p>Hür düşünce ve tercih hakkı insanlara Yüce Rabbim tarafından bahşedilmiştir. Bu olmazsa kesinlikle hayat olmaz ve kesinlikle huzur olmaz. Ve en önemlisi “imtihan” olmaz. Dünyadaki tüm ilmi buluşlar ve teknolojik gelişmeler önce hür düşünceye ve tercih hakkına dayanır. <em>İnsan düşünceye hudut koyarsa ve tercih hakkı tanınmazsa gelişme ve ilerleme olmaz. </em>Dünyada ne kadar icat ve keşif varsa hudutsuz düşüncenin ürünüdür. Ve insana hudutsuz düşünce kabiliyetini Yüce Rabbim (cc) bahşeylemiştir. Bunun nedeni hem insanı imtihan etmek ve hem de bu ilmi ve teknolojik gelişmelere zemin hazırlamaktır. <em>İnsan sonsuz düşünecek ki, hayra mı çalışıyor, şerre mi çalışıyor, bunun ortaya çıkması gerekir.</em> İnsanın düşüncesine sınır konmayacak ki, hayra mı kafa yoruyor, şerre mi kafa yoruyor, bunun tesbit edilmesi gereklidir. İnsana tercih hakkı bırakılacak ki, hayrı mı, şerri mi tercih ediyor? Doğruyu mu, eğriyi mi seçiyor? Tercih hakkı işte bunu belirlemek içindir.</p>

<p>Düşüncenin hudutsuz olması, bu sonsuzluk aleminde gereklidir ve kainat ile de uyumludur. <em>Kainatta sınır var mıdır ki, düşüncemizde sınır olsun. </em>Sınırsız bir düşünce kabiliyetimizin olması esasında en büyük güçtür. Hür düşünce büyük bir güçtür.  Evet, bu söz üzerine saatlerce düşünseniz azdır. Hür düşünce bir büyük güçtür.</p>

<p>Bu sözü söylemekle iki şeyi kastediyoruz.</p>

<p>1-Hür düşünce ele avuca sığmaz ve durdurulamaz önüne geleni alıp da götürür.</p>

<p>2-Hür düşünce değerlendirildiğinde insan ve toplum için büyük bir kıymet ve hazinedir.</p>

<p>Durdurulamayan ve insan yaşadıkça zihninde olan hür düşünceye ne gem vurulabilir, ne de sınır konabilir. <em>Allah (cc) insanı sınırsız bir düşünce özelliğinde yaratmıştır. Yukarıda da belirttik, “Dünya’daki imtihan sırrı da burada kendisini göstermektedir.” İnsan hayrı da seçebilir, şerri de seçebilir. Hayrı da düşünebilir, şerri de düşünebilir. </em></p>

<p>Bu anlattıklarım bir de tam tersi var. Yüce Rabbim insanlara sonsuz düşünce hürriyeti ve tercih hakkı tanırken, insanlara düşünme ve tercih hakkı tanımayanlar var. Bu noktada Nemrut’lar, Firavun’lar, Mao’lar, Lenin’ler, Marks’lar ve daha nice nice zorbalar akla gelir. Bu saydıklarımız dayatma siyaseti izlemişlerdir. Kendi siyasetlerini ve fikirlerini başkalarına zorla dayatmışlardır. Bu dayatma ve zorbalık büyük mesuliyet ve vebaldir. Bunu böylece bir tesbit edelim. Bu bir. İkincisi, <em>hangi alanda ve hangi yerde olursa olsun “dayatma siyaseti getirir rehaveti ve uyuşukluğu.”</em></p>

<p>Bir aile reisisiniz ve baskıcı bir yapınız var. Bu durumda aile fertlerinin girişimci ve yenilikçi olmasını beklemeyiniz. Babası baskıcı ve fikrilerini zorla dayatmacı olan çocuklar genelde başarısız ve yeteneksiz olurlar. Çünkü, böyle bir ailede yetişen çocuklar hayal kurmaktan dahi korkarlar. Halbuki hayal tüm gelişme ve teknolojinin en başında gelir. Her hayal aslında bir düşüncedir. Hayaller düşüncelerden doğarlar. <em>“İnsanlar hayal ettiği müddetçe yaşarlar.”</em> Bu sözden maksat, umuttur, heyecandır ve planlamadır. Hayal bir düşüncedir dedik. Düşüncenin içerisinde heyecan, umut ve planlama varsa, bu hayal ile birlikte bir hedeftir. Öyleyse, düşünce, hayal ve hedef ne kadar da birbirine yakın kelime ve kavramlar.  Kim düşünceyi hayalden ayırabilir, eğer içerisinde bir umut ve planlama varsa, eğer içerisinde bir hedef varsa, o hayal bir düşüncedir, o düşünce bir hayaldir.  Hayalden korkmayın. Hayalcileri küçümsemeyin. Çünkü hayal dediğimiz bir düşüncedir ve kafada bir planlamadır. Kafadaki tasarlama ve planlama, kağıda döküldüğünde proje olur.</p>

<p><em>Eğer Thomas Edison hayal kurmasaydı ampul ve elektrik icat edilebilir miydi? Eğer Alexander Graham Bell hayal etmeseydi telefon icat edilebilir miydi?</em></p>

<p>Şimdi buraya kadar hür düşüncenin güzelliğinden ve iyiliğinden bahsettik. Buraya kadar olan bölümde insanlara tercih hakkı sunulmasının öneminden bahsettik</p>

<p>Şimdi bu noktada söz siyasete getireceğim.</p>

<p>24 Haziran seçimleri için oluşturulan listeler dün itibariyle Yüksek Seçim Kurulu’na teslim edildi. <em>Ülkemiz için <strong>hayırlı olsun</strong>.</em> Bu duadan sonra, gelelim yazımızın genel çerçevesinde belirtmek istediklerimize:</p>

<p>Türkiye’de seçimler için oluşturulan listeler düpedüz dayatmadır. Hangi partide olursa olsun dayatmadır. Sofraya konulan, ancak senin fikrin sorulmayan yemek gibidir. <em>“Yersen ye, yemezsen canın bilir. Yemezsen aç kalırsın”</em> Mantık budur. Konunun özeti budur.</p>

<p>Dayatma siyaseti olmaması için geniş kapsamlı liste içerisinden “Tercihli Sistemin” olması gerekir. Bu da Genel Başkanların işini zorlaştırıyor. Niye mi? Çünkü bu sistemle oluşturulan Meclis’te “her kafadan ses çıkabilir.” Bu durumda Genel Başkanların işi zorlaşabilir.</p>

<p>İşte sorun burada: Genel Başkanların seçtiği ve yönetmesi kolay bir toplulukla mı uğraşmak, yoksa Milletin seçtiği ve yönetmesi zor bir toplulukla mı uğraşmak?</p>

<p>Ben de nefsine uyan dar düşünceli bir Genel Başkan olsam birinci şıkkı seçerdim. Ancak, Milletin menfaati ikinci şıktadır. Bu gerçeği ifade ettim. Bu gerçeği bile bile saklayanlara gelince, onların hakkından Allah gelecektir. “Onlar bilmiyorlar mı ki, Allah onların gizlediklerini de, açığa vurduklarını da (hepsini) bilmektedir.” (Bakara Suresi 77)</p>

<p>Bir de işin şu yönü var. <em>“Dayatma siyaseti, seçimlerde rehaveti ve uyuşukluğu da getirir.”</em> Şimdi Milletvekili aday listelerinde seçilecek yerlerde olanlar hiç çalışırlar mı? Ne de olsa seçilecekler. Bu nedenle, rehavete kapılarak gereken ağırlıkla ve etkide çalışma gösteremezler. Halbuki seçmene tercih hakkı tanınan geniş kapsamlı listeyle seçime girilmiş olsa herkes canla-başla çalışır ve rehavet ve uyuşukluk olmaz.</p>

<p>İnşallah Ülkemizde hem genel olarak tüm hayatta ve hem de özel olarak seçimlerde <em>“dayatma siyaseti uygulanmaz ve hür bir şekilde insanlar tercihleriyle baş başa bırakılırlar.”</em> Bu durum bugün olmazsa da çok kısa vakitte olacaktır. Umutluyum İnşallah.</p>

<p> </p>

<p>Ahmet SANDAL</p>
]]></content:encoded>
<author>Ahmet Sandal</author>
<link>https://www.marasyenigun.com/yazarlar/ahmet-sandal/dayatma-siyaseti-getirir-rehaveti/413/</link>
<pubDate>Thu, 24 May 2018 10:05:17 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>İSRAİL VARSA İNSANLIK YOKTUR</title>
<content:encoded><![CDATA[<p>İsrail varsa, Dünya’da tat yoktur.</p>

<p>İsrail varsa, İnsana rahat yoktur.</p>

<p>İsrail varsa, mutlu hayat yoktur.</p>

<p><strong>İsrail varsa,ıstırap ve çile var.</strong></p>

<p><strong>İsrail varsa, dert ve gaile var.</strong></p>

<p><strong>İsrail varsa, tuzak ve hile var.</strong></p>

<p>İsrail varsa, acı ve feryat çok.</p>

<p>İsrail varsa, yıkıntı, harabat çok.</p>

<p>İsrail varsa, musibet, felaket çok.</p>

<p><strong>İsrail varsa, gözyaşı dinmez.</strong></p>

<p><strong>İsrail varsa, hainler sinmez.</strong></p>

<p><strong>İsrail varsa, teröristler inmez.</strong></p>

<p>İsrail varsa, yüzler gülmez.</p>

<p>İsrail varsa, huzur gelmez.</p>

<p>İsrail varsa, zalimler eğilmez.</p>

<p><strong>İsrail varsa, hak, adalet arama.</strong></p>

<p><strong>İsrail varsa, şifa gelmez yarama.</strong></p>

<p><strong>İsrail varsa, sızı girer şurama.</strong></p>

<p>İsrail varsa, kimse güvende değil.</p>

<p>İsrail varsa, can sanki tende değil.</p>

<p>İsrail varsa, huzur evrende değil.</p>

<p><strong>İsrail varsa, uyku haramdır göze.</strong></p>

<p><strong>İsrail varsa, gaflet haramdır bize.</strong></p>

<p><strong>İsrail varsa, dinlenmek haramdır dize.</strong></p>

<p>İsrail varsa, tüm insanlık dardadır.</p>

<p>İsrail varsa, tüm insanlık zarardadır.</p>

<p>İsrail yok edildiğinde tüm insanlık yarardadır.</p>

<p><strong>İsrail varsa, başı eğiktir Müslümanın.</strong></p>

<p><strong>İsrail yok edildiğinde başı dimdiktir Müslümanın.</strong></p>

<p><strong>İsrail yok edildiğinde kuvveti çeliktir Müslümanın.</strong></p>

<p>İsrail'i yok etmek, ezelden ebede bir görevdir bize.</p>

<p>İsrail'i yok etmek, ezelden ebede bir ödevdir bize.</p>

<p>İsrail'i yok eden kahraman, sanki bir devdir bize.</p>

<p>İsrail varsa, insanlık yoktur.</p>

<p>İsrail varsa, düşmanlık çoktur.</p>

<p>İsrail varsa, pişmanlık çoktur.</p>

<p>İsrail varsa, insanlık yoktur.</p>

<p>Bunlar şiir olarak yazdığım sözler ve sonsuza dek haykıracağım sesleniştir. Bu seslenişim benim imanımın aslıdır. Kim ki böyle bir seslenişe kulak vermez imanı paslıdır.</p>

<p><strong><em>Doluyum, hüzünlüyüm ve İsrail’in olduğu bir Dünya’da yaşadığım için mutsuzum. Ancak bu hüznüm bana aynı zamanda güç ve kuvvet de veriyor.</em></strong> Dünya’da yaşama maksadımın temeli ve en büyüğü İsrail’i yok etmek üzerinedir. Bir tek hedefim varsa bu Dünya’da işte budur. <strong><em>İsrail’i haritadan kaldırmak ve yok etmek. Budur benim şu yalan Dünya’da asıl işim ve peşinde koştuğum iş.</em></strong> İsrail varsa, bizim de Dünya’da bir görevimiz var.</p>

<p>Daha açıkçası, İsrail’in olmadığı bir Dünya’da bizim imtihanımız ne olacaktı? İsrail varsa, en büyük imtihan vardır. O imtihanı geçmek bize en büyük görevdir.</p>

<p>İsrail dediğimizde kan emici, kan dökücü ve tüm Dünya’yı saran ve ele geçiren bir ahtapottan bahsediyorum. İsrail bir ahtapottur. <strong><em>Bu ahtapotun 6 kolu var. 1- Siyonizm. 2-Kapitalizm. 3-Emperyalizm. 4-Faşizm. 5-Komünizm. 6-Materyalizm.</em></strong></p>

<p>İşte bir Müslüman bu 6 kollu ahtapotu yok etmek için çaba göstermeli ve çalışmalıdır. Bu görev yalnızca Müslümanlara düşen bir görev de değildir. Bu 6 kollu ahtapot tüm insanlığı yok etmeden önce, tüm insanlık birleşerek İsrail’i yok etmelidir.</p>

<p>İsrail denilen yapay Devlet, (Devlet de değil İsrail Terör Örgütü) 3 gün önce Filistin’de 55 Müslümanı katletti ve 3000’den fazla Müslümanı da yaralamıştır. <strong>Siyonistler,14 Mayıs’ta Kudüs’te ABD Büyükelçiliğinin açılmasını protesto eden Filistinli Müslümanları katletmiştir</strong>. Katil İsrail, haklı olarak gösteri yapan insanlara dahi tahammül edememektedir. Bırakın gösteri yapmayı insanların ibadet ve seyahat haklarına dahi müdahale etmektedir.</p>

<p>Sözün özü şudur; <strong><em>“İsrail yok edilmezse tüm Dünya tehlikededir.”</em></strong> Tüm Dünya tehlikede olduğu gibi tüm insanlık tehlike altındadır.</p>

<p>İşin özü şudur; <strong><em>“İsrail varsa, insanlık yoktur.”</em></strong> İnsanlığa düşen görev, hep birlikte İsrail’i ortadan kaldırmak olmalıdır.</p>

<p>Olacak İnşaallah.</p>

<p><strong>Ahmet SANDAL</strong></p>
]]></content:encoded>
<author>Ahmet Sandal</author>
<link>https://www.marasyenigun.com/yazarlar/ahmet-sandal/israil-varsa-insanlik-yoktur/412/</link>
<pubDate>Sat, 19 May 2018 12:48:18 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>SEÇİM ÖNCESİNDE "BU ÜLKEYİ KURTARACAKLARI AÇIKLIYORUM!"</title>
<content:encoded><![CDATA[<p>Açıklıyorum, evet açıklıyorum. Neyi mi açıklıyorum? Bu Ülkeyi kurtaracakları açıklıyorum. Ne zaman mı açıklıyorum? Hemen açıklıyorum. Bu yazının en sonunda açıklıyorum.</p>

<p>Yazımı okumaya başlayın siz, en sonunda bu Ülkeyi kurtaracaklar kimmiş, göreceksiniz.</p>

<p>Ülkeyi kurtaracaklar siyasetçiler mi? Olabilir de, olmaz da.</p>

<p>Ülkeyi kurtaracaklar bürokratlar mı? Olabilir de, olmaz da.</p>

<p>Ülkeyi kurtaracaklar ilim adamları mı?Olabilir de, olmaz da.</p>

<p>Ülkeyi kurtaracaklar gençler mi? Olabilir de, olmaz da.</p>

<p>Ülkeyi kurtaracaklar yaşlılar mı?Olabilir de, olmaz da.</p>

<p>Ülkeyi kurtaracaklar işçiler mi? Olabilir de, olmaz da.</p>

<p>Ülkeyi kurtaracaklar sermayedarlar mı? Olabilir de, olmaz da.</p>

<p>Eeee, bu kadar da bu konu uzatılmaz ki! Haydi, açıkla Ülkeyi kurtaracakları! diye seslenenleri duyar gibiyim.</p>

<p>Çok mu meraklandınız? Çok mu sabırsızlandınız? Çok mu heyecanlandınız?</p>

<p>Evet, herkes bir seçim atmosferinde ve seçilecek yeni Milletvekillerinin kim olacağı heyecanında ve Cumhurbaşkanlığı Hükümet modeline yeni adım atacağımız seçim sonrası günlerde, yeni yönetim sistemini düşünürken ve hatta kimin Cumhurbaşkanı seçileceğini merak ederken, biz bu köşe yazısında “Ülkeyi kurtaracakları açıklıyoruz diye” insanları bir başka merakta bırakıyoruz. Oldu mu şimdi?</p>

<p>Kim milletvekili seçilirse seçilsin? Kim Cumhurbaşkanı olursa olsun, Ülkeyi kurtaracaklar değişmez. Hep aynı kişilerdir onlar.İşte size bir ipucu!</p>

<p>Evet, evet evet, seçim öncesinde Ülkeyi kurtaracakları açıklıyorum. Bekleyin az kaldı, biraz sonra Ülkeyi kurtaracakları ilan ediyorum. Hem de seçim öncesinde açıklıyorum.</p>

<p>Az kaldı, siz de duyacaksınız ve bileceksiniz bu kişileri. </p>

<p>Açıklamak gerek ve herkesin bilmesi gerek.Ülkemizi kurtaracakların kim olduğunu herkesin bilmesi gerek.Hem de bu seçim öncesi bilmesi ve öğrenmesi gerek.</p>

<p>Heyecan ve meraktan öyle çarpıyor ki, kâlbiniz, seslerini buradan duyar gibiyim. Kimmiş bu Ülkeyi kurtaracaklar diye öyle sabırsızlanıyorsunuz ve öyle titriyorsunuz ki, sizin telaş ve aceleci tavrınızı buradan farkediyorum.</p>

<p>Eeee, yeter be! Heyecandan kâlbimiz duracak, artık açıkla da öğrenelim, “kimmiş bu Ülkeyi kurtaracaklar” diye bağırma noktasına geldiniz artık.</p>

<p>Sabırlı olun. Bu kadar beklediniz. Biraz daha bekleyin. Az kaldı. Açıklayacağım elbette. Sizler de öğreneceksiniz.</p>

<p>Kolay mı, elbette zordur bir Ülkeyi maddi ve manevi yönlerden kalkındırmak ve kurtarmak. Bu zor işi, kimin başaracağını açıklamak da biraz vakit alır. Biraz düşündürmek ve dikkatleri bu yöne çekmek gerekir.</p>

<p>Tamam, tamam düşündük ve dikkat çektiniz. Haydi açıkla! Ne olur açıkla! Feryat ve figanlarınız göklere yükselmekte.</p>

<p>Tamam, tamam, tamam. Sizi çıldırtmayalım ve “bu Ülkeyi kurtaracakları açıklayalım artık.”</p>

<p>Önce şu sıralamayı bir okuyun ondan sonra Ülkeyi kurtaracakları zaten siz de anlarsınız.</p>

<p><em>“İnsanoğlu ya çözümün, ya sorunun adresidir.<br />
İnsanoğlu ya üzüm yemeye, ya bağcıyı dövmeye odaklanır.<br />
İnsanoğlu bardağa ya dolu tarafından, ya da boş tarafından bakar.”</em></p>

<p>Bu sıralamayı okuduktan sonra, işte beklediğiniz açıklama: “Çözümün adresi, üzüm yemeye odaklanan ve bardağa dolu tarafından bakanlarla kurtulur bu Ülke.”</p>

<p>Evet, bu kadar basit bir cümle bu. Ve tekrar açıklıyorum: “Çözümün adresi, üzüm yemeye odaklanan ve bardağa dolu tarafından bakanlarla kurtulur bu Ülke.”</p>

<p>Bu üç özelliği üzerinde bulunduranlar, “pozitif düşünceli, umut taşıyan ve iyi niyetli kimselerdir.” </p>

<p>Ülkemizi kurtaracak olanlar, “pozitif düşünceye sahip, umut dolu ve iyi niyet ile hareket eden tüm insanlardır.”</p>

<p>Selam olsun onlara!</p>

<p>Ahmet SANDAL</p>

<p> </p>
]]></content:encoded>
<author>Ahmet Sandal</author>
<link>https://www.marasyenigun.com/yazarlar/ahmet-sandal/secim-oncesinde-bu-ulkeyi-kurtaracaklari-acikliyorum/411/</link>
<pubDate>Thu, 10 May 2018 19:11:08 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>KURTARICI BEKLEMEK</title>
<content:encoded><![CDATA[<p align="center"> </p>

<p>Bir tanıdığımın 20-25 yıldır sıkça söylediği bir söz var. Yazıma önce o sözle başlayayım<strong>: “Allah (cc) bu Millete, Fatih Sultan Mehmed gibi bir sahip göndersin.”</strong></p>

<p>Bu dilek ve dua güzel de, insan neden kendisi Fatih Sultan Mehmed gibi olmaya çalışıp da çabalamıyor?</p>

<p><strong><em>İstese herkes bir Fatih Sultan Mehmed Han gibi olamaz mı? Olamasa da, O’nun gibi olmaya çalışamaz mı? </em></strong></p>

<p>Evet, hepimiz istersek Fatih Mehmed Han gibi olabiliriz. Olamasak da, en azından bu uğurda çalışıp da yol alabiliriz. Zaten Bizden istenen de <strong>“yol almaktır ve çabalamaktır.”</strong> Selahaddin Eyyubî için söylenir: Kudüs’ün fethi için yola çıktığında, bir kişi kendisine gelerek, <strong><em>“Sen Kudüs’ü fethedecek ve zafer elde edeceksin.” </em></strong>Bu söz üzerine Selahaddin Eyyubî o kişiye, <strong>“hayır benim işim zafer değil, benim işim sefer. Ben sefer için yükümlüyüm, zafer için yükümlü değilim”</strong> şeklinde seslenmiştir. Biz de zaferden değil seferden sorumluyuz. Her mü’min bu anlayışla bulunduğu yerde kendine düşen görevi yani sefer ve zafer için hazırlık işine yerine getirmelidir. Ondan sonrasına karışmamalıdır. Gel gör ki, bizler kendimizi zafere odaklarken, sefer ve hazırlık noktasında çok da duyarlı ve azimli değiliz. Önemli olan hususun <strong>“yola çıkmak ve o yolda azimli çalışmak”</strong> olduğunu ya tam olarak idrak edemiyoruz, ya da tembellik dolayısıyla, <strong>“yola çıkmayı ve çalışmayı”</strong> başkasından bekliyoruz. Herkes her şeyi başkasından beklerse ne olur? <strong><em>“Sıfıra sıfıra, elde var sıfır”</em></strong> dedikleri durum bu olsa gerek! Fatih Sultan Mehmed Han gibi bir Lider’i beklerken, Biz miskin miskin oturuyor ve tembellik içerisinde yuvarlanıp gidiyorsak, varacağımız yer elbette zirveler değil aşağılardır. Bu tesbitlerinet olarak ifade ettikten sonra, asıl söylemek istediklerimi aşağıda açıklamak istiyorum.</p>

<p>İslam Toplumlarında <strong>“kurtarıcı beklemek” çok yaygın ve yanlış bir anlayıştır. Mehdi bekleniyor, Hızır bekleniyor, Kurtarıcı Lider bekleniyor. Bekleniyor da beklenir.</strong> Kardeşim ne bekliyorsun?</p>

<p>Kur’an-ı Kerim’de <strong><em>“insana ancak çalıştığının karşılığı var”</em></strong> diye ikaz ve açıkça beyan yok mu? Bu beyana neden kulak verip de dinlemiyorsun. Kur’an-ı Kerim’de, <strong><em>“aklını kullanmayanların üzerine Allah’ın pislik yağdıracağına”</em></strong> dair uyarılar yok mu? Var. Öyleyse, bu ikazlara neden kulak verip de dinlemiyorsun?</p>

<p>Bu noktada şu hususu açıkça ifade etmeliyim: <strong><em>“Mehdi, Hızır ve Kurtarıcı Lider’ler vardır ve gerçektir.”</em></strong>Bunlara inanıyorum. Ancak, bunlardan önce her mü’minin kendisinin birer Mehdi, birer Hızır ve birer Kurtarıcı Lider gibi heyecanla ve azimle İslam Yolu’nda çalışmasına ve imanla mücahede etmesine daha çok inanıyorum.</p>

<p>Bu çalışma olmazsa ve mücahede edilmezse, tembellik ve atalet olur, uyuşukluk ve sefahat olur.</p>

<p><strong><em>Yazımı iki şiirden mısralar ile bitiyorum. </em></strong></p>

<p>Ey dipdiri meyyit, ‘İki el bir baş içindir.’<br />
Davransana… Eller de senin, baş da senindir!</p>

<p>His yok, hareket yok, acı yok… Leş mi kesildin? <br />
Hayret veriyorsun bana… Sen böyle değildin.</p>

<p>Kurtulmaya azmin neye bilmem ki süreksiz? <br />
Kendin mi senin, yoksa ümîdin mi yüreksiz?</p>

<p>Bu mısralar Mehmed Akif Ersoy’a ait olan Ye’is adlı şiirden alınmıştır. Aşağıda da Arif Nihat Asya’ya ait Fetih Marşı isimli şiirden mısralar mevcuttur.</p>

<p>Yelkenler biçilecek, yelkenler dikilecek;</p>

<p>Dağlardan çektiriler, kalyonlar çekilecek;</p>

<p>Kerpetenlerle surun dişleri sökülecek</p>

<p>Yürü, hâlâ ne diye oyunda oynaştasın ?</p>

<p>Fatih'in İstanbul'u fethettiği yaştasın.!</p>

<p>Sen ne geçebilirsin yardan, anadan, serden....</p>

<p>Senin de destanını okuyalım ezberden...</p>

<p>Haberin yok gibidir taşıdığın değerden...</p>

<p>Elde sensin, dilde sen, gönüldesin baştasın...</p>

<p>Fatih'in İstanbul'u fethettiği yaştasın.!</p>

<p>Yüzüne çarpmak gerek zamanenin fendini...</p>

<p>Göster : Kabaran sular nasıl yıkar bendini ?</p>

<p>Küçük görme, hor görme, delikanlım kendini</p>

<p>Şu kırık abideyi yükseltecek taştasın;</p>

<p>Fatih'in İstanbul'u fethettiği yaştasın.!</p>

<p>Bırak, bozuk saatler yalan yanlış işlesin !</p>

<p>Çelebiler çekilip haremlerde kışlasın!</p>

<p>Yürü aslanım, fetih hazırlığı başlasın...</p>

<p>Yürü, hâlâ ne diye kendinle savaştasın ?</p>

<p>Fatih'in İstanbul'u fethettiği yaştasın.!</p>

<p>Evet, yazıma Fatih Sultan Mehmed Han ile başladım ve yine O’nunla bitiyorum. <strong>Türk Tarihi’nin tartışılmaz en büyük dehası ve en büyük ismi Fatih Sultan Mehmed Han’dır. </strong>Yüce Rabbim (cc) Bizleri Fatih’in yolundan ve O’nun istikametinden ayırmasın. Ve O’nun gibi iradeli, çalışkan, bilgili, azimli ve kararlı eylesin. Amin.</p>

<p>Not: <strong>Bir Fatih Sultan Mehmed daha bu Dünya'ya gelmelidir. Belki de gelmiştir. Bu da ayrı bir konudur.</strong> Bunu da belirtmeyi görev biliyorum. Biz çalışalım yeter ki. Ve O'nun hizmetinde bulunmayı nasip eylesin Yüce Mevlam (cc). Amin</p>

<p><strong>Ahmet SANDAL</strong></p>
]]></content:encoded>
<author>Ahmet Sandal</author>
<link>https://www.marasyenigun.com/yazarlar/ahmet-sandal/kurtarici-beklemek/410/</link>
<pubDate>Thu, 19 Apr 2018 19:24:14 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>ASHAB-I KEHF YURDU KAHRAMANMARAŞ</title>
<content:encoded><![CDATA[<p align="center"> </p>

<p>Ashab-ı Kehf (mağara arkadaşları), Kur’an-ı Kerim’de beyan edilen ve haklarında bilgi verilen imanlı gençlerdir. O gençler, yaşadıkları devirde inançsız ve zalim Kral’ın emrine boyun eğmeyerek bir mağaraya sığınan sırat-ı müstakim üzere yaşayan gençlerdi. O Kral’ın Bizans Kralı Dakyanus olduğu söyleniyor. Kehf Suresi 14. ayette mağaraya sığınan imanlı gençler şöyle anlatılır: <strong><em>“Onların kalpleri üzerinde (sabrı ve kararlılığı) rabtetmiştik; (Krala karşı) Kıyam ettiklerinde demişlerdi ki: "Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir; İlah olarak biz O'ndan başkasına kesinlikle tapmayız, (eğer tersini) söyleyecek olursak, andolsun, gerçeğin dışına çıkarız.”</em></strong></p>

<p> </p>

<p>Kuran-ı Kerimdeki Ashab-ı Kehf kıssasında üç ders saklıdır.    Bu dersleri şöylece özetleyebiliriz:            <strong><em>1- Hakk(cc)tan başkasına boyun eğmemek. 2- Zalimlere karşı kıyam etmek. 3- Dünyanın geçici rahat ve konforunu değil, ahiretin sonsuz mutluluğunu tercih etmek.</em></strong></p>

<p> </p>

<p>Selam olsun Ashab-ı Kehf’teki o mübarek gençlere ki aldatıcı fani Dünyaya değil de ebedi gerçek Dünyaya meylettiler ve bu meyil üzerine kıyam ettiler.  O meyil kendilerini bir mağaraya götürdü ki, kurtuluş demekti o. O mağara bir sığınma yeriydi<strong><em>. Peki, şimdiki gençler, Dünyanın her türlü aldatıcılığından ve azgınlığından nereye sığınmalıdır.</em></strong> Mağaralara mı? Elbette hayır. Zamanın fitne ve fesadı, zararlı yayın yapan sinema, televizyon  ve internet ya da benzeri tüm medyadır. Dünyadaki tüm heva ve geçici hevesler, zalim ve inançsız kraldır. Dünyada kaçınılması gerekenler artık bunlardır. Bu aldatıcı heveslerden (günümüzün krallarından) kurtulmak için, <strong><em>Kuran’a, Sünnet’e ve Alimlerimizin Eserleri’ne sarılacağız. Mekan olarak sığınma yerimiz elbette ilim yerleri ve camiilerdir.</em></strong></p>

<p> </p>

<p>Önemli olan bu tespitlerdir. Ashab-ı Kehf’in kendi memleketlerinde olduğunu ifade eden ve bunun için bazı gerekçeler gösterenler vardır. Ancak, <strong><em>gerçek Ashab-I Kehf Kahramanmaraş’tadır. </em></strong>Ashab-ı Kehf’in Kahramanmaraş’ın Afşin İlçesinde olduğunun delili olacak bazı hususları aşağıda sıralıyorum:</p>

<p>1-Kahramanmaraş Afşin, Hıristiyanlığın doğuşuyla beraber tarihsel olarak, bu dinin gelişim ve yayılım dairesi içerisinde kalmaktadır. Afşin, eski Bizans ve eski Roma İmparatorluğunun sınırları içerisindeydi. Bu iki Devlet zamanında da inançlılara zulmeden krallar mevcut olmuştur.</p>

<p>2- Tarihlerden beri insanların teveccühü Afşin’deki Ashab-ı Kehf’e doğru olmuştur.</p>

<p>3-Tarihlerden beri Afşin’deki Ashab-ı Kehf külliyesindeki bina ve ibadet yerlerinin korunması ve bakımı için çalışmalar yapılmıştır. Roma döneminde kilise, Selçuklu, Dulkadiroğulları ve Osmanlı dönemlerinde cami ve külliye inşa edilmiştir.</p>

<p>4- Selçuklu Devletinin Maraş valisi Nusreddin Hasan Bey buraya medrese yaptırmıştır.</p>

<p>5-Mescit incelendiğinde, mağaranın önündeki küçük kilisenin bu bölüme katıldığı anlaşılmaktadır. Külliyenin inşaasından önce mekanda kilisenin bulunması, Anadolu’daki eski zaman Hıristiyanlarının da mağara arkadaşlarının hatırasını yaşattığına yorumlanmaktadır.</p>

<p>6-Dulkadirli döneminde burası imar edilerek ilave vakıflar yapılmıştır. Arşiv belgelerinde vakfedilen arazi, köy, mezra, yaylak ve cemaat isimleri belirtilmiştir. Osmanlı Devleti döneminde de bölgeye özel ihtimam gösterilmiş ve külliyenin ayakta kalması sağlanmıştır.</p>

<p>7- Kehf suresinin 17. ayetinde yer alan, <strong>"(Orada olsaydın) güneş doğduğunda onun; mağaralarının sağ tarafına kaydığını, batarken de onlara dokunmadan sol tarafa gittiğini görürdün. Kendileri ise mağaranın geniş bir yerinde idiler"</strong> beyanının Afşin’deki mağaranın konumuyla tam olarak örtüştüğü bilinmektedir. Afşin’deki mağaranın ağzı, güneşe açısı, mağara içindeki geniş ve dar alanlar Kuran'ı Kerim'de zikredilen özelliklere tam olarak uymaktadır.</p>

<p>8-Mağarada bulunan ve yönünün Kudüs'e dönük olduğu belirtilen Roma dönemine ait mihrap da bir başka kanıt olarak dikkat çekmektedir.</p>

<p>9-Burasının Selçuklular öncesinde Hıristiyanlar tarafından da Yedi Uyurlar'ın mağarası olarak kabul edilmesi ve kilise inşa edilmiş olması ise mağaranın sonradan bulunmadığını, başından beri bilindiğine bir delildir.</p>

<p>10-Konuyla ilgili araştırma yapan birçok yerli ve yabancı tarihçi ve araştırmacılar da asıl Ashab-ı Kehf’in Kahramanmaraş Afşin’de olduğunu açık ve net olarak belirtmektedir.  </p>

<p>Yazımın sonunda Ashab-ı Kehf’i anlatan 6 kıtalık şiirime yer vermek istiyorum:</p>

<p><strong>ASHAB-I KEHF GENÇLERİ</strong></p>

<p> </p>

<p>Ashab-ı Kehf, mağara arkadaşları,</p>

<p>Sarayı ve rahatı terk eden Gençler.</p>

<p>On yedi ya da on dokuz idi yaşları.</p>

<p>Zalim krala itaat etmeyen Gençler.</p>

<p> </p>

<p>Yemliha, Mekselina, Mislina, Mernuş, </p>

<p>Debernuş, Şazenuş ve  Kefeştetayyuş.</p>

<p>Kıtmir ile sayıları ya sekiz, ya dokuz.</p>

<p>Mağaraya sığınan imanlı Gençler.</p>

<p> </p>

<p>Güneş mağaranın sağ tarafında doğar.</p>

<p>O küçücük mekâna hepsi de sığar.</p>

<p>İman ve cesaret, zulmeti elbette boğar.</p>

<p>Asırlardan bu yana örnek Gençler.</p>

<p> </p>

<p>Mağara arkadaşları Ey Ashab-ı Kehf.</p>

<p>Umrunuzda olmadı, ne zevk, ne keyf.</p>

<p>Gönlümde yeriniz ta zirvelere denk.</p>

<p>Allah yolundan ayrılmayan Gençler.</p>

<p> </p>

<p>Ashab-ı Kehf’i ziyarete gel Maraş’a.</p>

<p>İster bir er ol, istersen de bir paşa.</p>

<p>Tefekkür ve zikir gerektir her başa.</p>

<p>Unutulmaz asla o mübarek Gençler.</p>

<p> </p>

<p>İman bize en büyük dost ve yar.</p>

<p>Sar benliğimi bu şuur kuvvetlice sar.</p>

<p>Gönlümün zirvesinde yerleri var.</p>

<p>Ashab-ı Kehf’teki Nurlu Gençler.</p>

<p> </p>

<p><strong>Ahmet SANDAL</strong></p>

<p> </p>

<p> </p>
]]></content:encoded>
<author>Ahmet Sandal</author>
<link>https://www.marasyenigun.com/yazarlar/ahmet-sandal/ashab-i-kehf-yurdu-kahramanmaras/409/</link>
<pubDate>Thu, 12 Apr 2018 12:07:51 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>ÖLÇÜN NE SENİN?</title>
<content:encoded><![CDATA[<p align="center"> </p>

<p>Terazide ölçü birimi var. Kimi memlekette kilo, kimi memlekette başka bir birim</p>

<p>Ölçü birimin ne senin?</p>

<p><strong><em>İnsanları hangi değerle tartarsın sen?</em></strong></p>

<p><strong><em>Hayata hangi gözle bakarsın sen?</em></strong></p>

<p>Sahi, ölçü birimin ne?</p>

<p>Sen neyi temel ve neyi baz alır da hareket edersin?</p>

<p>Ölçün ne senin?</p>

<p>Uzunluk ölçü birimi var. Kimi memlekette metre, kimi memlekette başka bir birim.</p>

<p>Ölçü birimin ne senin?</p>

<p><strong><em>Sen toplumun gidişatına göre bir tavır alır da onlara mı uyarsın, yoksa toplum ne yaparsa yapsın, bildiğin ve inandığın değerleri mi esas alırsın?</em></strong></p>

<p>Sahi ölçü aldığın temel ne senin?</p>

<p>Ölçü, ölçü, ölçü! Çok çok mühim. Fen ve teknolojide ölçü birimleri tartışmasız kabul görür ve insanlar o ölçüye göre hareket eder. Metreyse metre, kiloysa kilo. <strong>Ancak sosyal bilimlerde ve toplum hayatında herkesin kabul edebileceği ölçüyü belirlemek o kadar kolay değil.</strong></p>

<p>Adam gider kendisine gider çoğunluğu ölçü alır ve ona göre davranır. Ayak uydurur zaman ve çağa. Ölçü toplum ve yaşanılan çağ olursa, arada kaynar gider. Arada kaynar gider ve <strong><em>“günü kurtarır” </em></strong>da, ya sonrası! Hayat bu günden ve yalnız bu Dünyadan ibaret değil ki! Ne olacak mezara girdikten sonra? Mezarda bu Dünyadaki çoğunluğun ve bu zamana-devrana uyanların sözü geçmiyor ki! Onların hükmü ancak mezarlık kazmaya ve o mezara cesedi yerleştirmeye kadardır. Bir de mezarın üzerini kapatmak var. Ondan sonra <strong><em>“sen sağ, ben selamet”</em></strong> diyemiyorsun. Adam ölü çünkü! <strong><em>Asıl mezar kapatılıp ve tüm insanlar cesedin başından gittikten sonra başlıyor hayat!</em></strong></p>

<p>Şimdi senin ölçün bu Dünyada gördüklerin ve herkesin <strong><em>“vur patlasın-çal oynasın”</em></strong> dercesine gününü gün ettikleri hususları ölçü aldıysan sen, o ölçü mezar kapısına kadardır. İşe yaramaz bir ölçü o.</p>

<p><strong><em>“Ha senin derdin mezar kapsına kadarsa”,</em></strong> “mezardan sonrası beni ilgilendirmez” diyorsan, hangi ölçüye alacaksan al! Kafana göre ölçüyü al da, şunu da iyi bil: <strong><em>“Ne bu Dünya’da, ne Ahirette mutlu olamazsın, bunu da bil.”</em></strong> Yani, mezar kapısından sonra, toprağın altından sonrasını ölçü almamışsan, asla huzur ve mutluluk bulamazsın. Bunu iyi bil.</p>

<p>Kitap yazıyorsun, sırf Allah rızası için ve medya, basın sana iltifat etmediği için bu kitabın <strong><em>“bir kişi”</em></strong> tarafından okunuyor. Kitap yazıyorsun medya ve basını arkana almışsın ve insanların günlük eğlencesini ve keyfini, hazzını artırmak için yazdığın bu kitabı <strong><em>“binlerce kişi”</em></strong> okuyor. Şimdi ölçü binlerce kişi olursa, sen görünürde başarısız sayılıyorsun. Öbürü başarılı sayılıyor. “<strong>İşte burada ölçü yanlışlığı var.”</strong> Ölçü insanlar olursa yanılırsın. Ölçün insanlar değil, Allah olsun. Allah rızası için yazdığın ve yalnız bir kişiye ulaştığın bir kitap, Allah rızası için yazılmamış ancak milyonlarca insan tarafından okunmuş bir kitaptan daha değerlidir.  <strong><em>Ölçün Allah olsun, insanlar değil.</em></strong></p>

<p>Hz. Nuh’un (as), 950 yıl yaşadığı Ankebut Suresinde belirtiliyor. Bu kadar uzun süre yaşayan Hz. Nuh’a (as) iman eden insan sayısının söylesem şaşarsınız. Niye şaşarsınız? <strong>Çünkü ölçünüz insan olduğu için şaşarsınız.</strong> Hz. Nuh’a (as) inanan ve o devirde Yüce Allah’a iman eden insan sayısının bir elin parmaklarının sayısını geçmediği belirtilir. Şimdi, 10 kişinin ancak inandığı Hz. Nuh (as) başarısız mıdır? <strong>İnsan gözüyle bakarsanız “evet.” Ancak Hak gözüyle bakarsanız, “hayır”.</strong> Hakikate göre, Nuh (as) başarılıdır. Çünkü, görevini yapmış ve insanları Hak Dine çağırmıştır. Allah’tan gönderilenleri tebliğ etmiştir. Zaten, görevi de Hakka çağırmak ve tebliğ etmekti. Hakkı çağırmış ve tebliğ etmişse iş bitmiştir. <strong><em>Ölçü budur.</em></strong></p>

<p>Bizim ölçümüz budur da, insanların ölçüsü böyle değil diyenleri duyar gibiyim. Boşverin onları. Ölçünüz Hak olsun. İnsanlar ölçü olmaz.</p>

<p>İnsanlar gerçekten ölçü olamaz. <strong><em>Adam sağlığa zararlı olduğunu bildiği halde sigarayı fosur fosur içiyor, adam yanlış olduğunu bildiği halde alkol alıyor, adam nefsine uyarak insanları katledebiliyor, adam haram-helal dinlemeden midesini şişiriyor. Daha bunlar gibi türlü türlü melaneti işleyen insan nasıl ölçü alınır ki!</em></strong> Bir de bunları bildiği halde yapıyor. Bildiği halde yanlış yapan bir varlık ölçü alınamaz ve mihenk olamaz.</p>

<p>İnsan bildiği halde nefsine uyan bir varlıktır ve ölçü olamaz. <strong><em>Nefsine uymayan ve Hak Yolda yürüyen insan ölçüdür.</em></strong></p>

<p>İnsan bu yönünün yanında bir de mutlak değil, nisbî bir bakış açısına sahiptir. <strong><em>Nisbi bakış açısında sahip olanlar da ölçü olamaz.</em></strong></p>

<p>Geçen gün bir arkadaşımıza başsağlığı ziyareti için gitmiştik. Başsağlığı diledikten sonra, <strong><em>“Babanız kaç yaşında vefat etti?”</em></strong> diye sordum. Arkadaşım, “Babam 94 yaşında vefat etti” dedi. “İyi, iyi, Babanız çok yaşamış, maşallah” dedim. Arkadaş da “<strong><em>2 sene önce Babamın babası vefat etmişti, O da 120 yaşında vefat etti”</em></strong> dedi. Bu söz üzerine, Babanız “az yaşamış, o zaman” dedim. İlginç değil mi? Bir insanın fikri 5-10 saniye içinde değişebiliyor. 94 yaşında vefat eden bir insan için önce “çok yaşamış” dedim ve ardından “az yaşamış” dedim. Çünkü bakış açısı değişti. Nisbi olarak baktığınızda iş değişiyorsa, orada ölçü yoktur.</p>

<p>Başka bir örnek vereyim. Geçen ay memleketimdeydim. Çocukluğumun geçtiği o sokakta yürüyorum. O sokağın köşe başında duran eve dikkatle baktım ve şaşırdım. <strong>“Aman Allah’ım bu ev ne kadar da küçükmüş”</strong> dedim. Çocuk ruhumda o ev bana saray gibi dev ve heybetli gözükürdü. Bu orta yaşlılık çağımda aynı ev bana, sanki bir tavuk kümesi gibi küçük göründü.</p>

<p>Niye böyle? Nasıl oluyor da, bir husustaki fikrim 5-10 saniye içinde değişiyor? Ya da belli bir müddet (20-30 sene) geçtikten sonra değişiyor. Çünkü bakışlar değişiyor. Bakışları değişen insan ölçü olamaz.</p>

<p>Mutlak olan ölçüdür. Bakışı değişmeyen ölçüdür. <strong><em>Ölçümüz Hz. Allah’tır (cc). Ölçümüz Hz. Peygamberdir (asm) ve tüm Peygamberlerdir ölçümüz. Elhamdülillah. </em></strong></p>

<p>Ser’de şairlik var, sözümüzü, yazımızı bir şiirin iki mısraı ile bitirelim. Gelin hep birlikte, Şiir Necip Fazıl Üstadımızı dinleyelim:</p>

<p>“<strong><em>Müjdecim, kurtarıcım, Efendim, Peygamberim.</em></strong></p>

<p><strong><em>Sana uymayan ölçü; hayat olsa </em></strong><em><strong>teperim</strong></em><strong><em>!” </em></strong></p>

<p> </p>

<p><strong>Ahmet SANDAL</strong></p>

<p> </p>
]]></content:encoded>
<author>Ahmet Sandal</author>
<link>https://www.marasyenigun.com/yazarlar/ahmet-sandal/olcun-ne-senin/408/</link>
<pubDate>Sat, 07 Apr 2018 19:33:55 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>TERS İSTİKAMETTE KOŞANLARA NE DEMELİ</title>
<content:encoded><![CDATA[<p align="center">İnsanlar hep bir yerlere koşuyor. Hatta koşmak kelimesi dahi az kalıyor. İnsanlar bir yerlere doğru koşuşturuyor. Koşuşturmak ne kelime. İnsanlar birbirini ezecek derecede yarışıyorlar. Adeta canhıraş bir şekilde yarışıyorlar.</p>

<p>Evet insanlar bir yerlere koşuyor, koşuşuyor ve bir şeyler için yarışıyorlar da, koştukları istikamet doğru mudur?</p>

<p>Gelin bu yazıda bunu idrake çalışalım.</p>

<p>Evet, <strong>insanların koştukları yön Dünya menfaati ve mal-mülk sevdasıdır.</strong> Bu sevda uğruna, bu menfaat uğruna nice kepazelikler, nice rezillikler ve nice fecaat işleniyor. Dünya adeta cehenneme döndü. Dünyayı cehenneme döndürenler, cehenneme doğru son sürat koşan yaratıklardır. Onlara insan demeye bile dilim razı olmuyor.</p>

<p>Dünyadaki genel durum bu. Bir de olması gereken durum var. Asıl koşmamız ve koşuşturmamız gerek, asıl yarışmamız gereken istikamet var.</p>

<p>Evet, Allah da bizim koşmamızı, koşuşturmamızı, yarışmamızı istiyor.</p>

<p>Hiç düşündünüz mü? Allah (cc) bizim hangi istikamete doğru koşmamızı ve birbirimizle yarışmamızı istiyor?</p>

<p>Gelin bu yazıda bu hususta kafa yoralım ve düşünelim.</p>

<p><strong><em>İnsanların koşacağı asıl istikameti açıkça bildiren ayet-i kerimeler ve hadis-i şeriflerden bir kaçını aşağıya yazıyorum:</em></strong></p>

<p>Ayetler:</p>

<p><strong><em>“Rabbinizin bağışına, genişliği göklerle yer arası kadar olan ve Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için hazırlanmış bulunan cennete koşun.”</em></strong> (Al-i İmran Suresi, 133)</p>

<p>“Herkesin yöneldiği bir yön vardır. Haydi, hep hayırlara koşun, yarışın! Nerede olsanız Allah hepinizi bir araya getirir. Şüphesiz, Allah’ın gücü her şeye hakkıyla yeter.” (Bakara Suresi, 148)</p>

<p><strong><em>“Sonra Kitab'ı, kullarımız arasından seçtiklerimize verdik. Onlardan (insanlardan) kimi kendisine zulmeder, kimi ortadadır, kimi de Allah'ın izniyle hayırlarda öne geçmek için yarışır. İşte büyük fazilet budur. (Onların mükâfatı), içine girecekleri Adn cennetleridir. Orada altın bilezikler ve incilerle süslenirler. Orada giyecekleri elbiseleri de ipektir.”</em></strong> (Fatır Suresi, 32-33)</p>

<p>Hadis-i Şerifler:</p>

<p><em>“Benim ve sizin durumunuz, bir ateşin etrafındaki cırcır böcekleri ve pervanelerin o ateşe düşmeye başlayınca, onlara engel olmaya çalışan adamın durumuna benzer. Ben sizi ateşten korumak için kuşaklarınızdan tutuyorum, siz ise benim elimden kurtulmaya, ateşe girmeye çalışıyorsunuz.”</em></p>

<p><strong><em>“Hayatınızın her anında hayır elde etmeye çalışın. Ve Allah'ın rahmet esintilerine yönelin. Çünkü, Allah'ın rahmet esintileri vardır. Onları dilediği kullarına isabet ettirir. Allah'tan kusurlarınızı örtmesini ve sizi korkularınızdan emin kılmasını isteyin. “</em></strong></p>

<p>Yüce Rabbimizin (cc) ve Sevgili Peygamberimizin (asm) bizden istediği hayırda koşmak, iyilikte yarışmak ve her daim takva üzere olmaktır. Bu istikamette öyle kararlı ve öyle hızlı koşmalıyız ki, <strong><em>adeta gözümüz bu hedeften başkasını görmemelidir.</em></strong></p>

<p>Gel gör ki, insanların büyük kısmı bu hedefin tam zıttı yönde ve adeta dolu dizgin cehenneme koşuyor.</p>

<p>Maalesef, insanların bir çoğu Allah’ın istediği istikamette değil, tam ters istikamette koşuyor, koşturuyor ve yarışıyor.</p>

<p>Evet, gerçek olan şudur ki, <strong>“insanların büyük çoğunluğu ters istikamette koşuyor.”</strong> Şu ayet-i kerime üzerinde gelin saatlerce tefekkür edelim:</p>

<p>“İnsan hayra dua eder gibi şerre dua eder. İnsan çok acelecidir.” (İsra Suresi, 11)</p>

<p>Doğru istikamette koşmak ayet-i kerimelerde ve hadis-i şeriflerde beyan edilmiş ve insanlar bu yönde koşmaları noktasında ikaz edilerek, gereken yön gösterilmiştir. Bu koşma yönü, bu yarışma yönü Adem’den bu yana her insana gösterilmiştir. Ancak, insanoğlu hayrı değil de şerri, iyiliği değil de kötülüğü, doğruluğu değil de eğriliği talep ediyor ve istiyor. İşte bundan dolayı, <strong><em>“insanların çoğu Adem’den beri ters istikamette koşmaktadır.”</em></strong></p>

<p>Gidin bir büyük meydana ve oradaki kalabalığa şöyle bağırın, “Ey İnsanlar, şu sağ tarafta bazı değerli öğütler ve güzel tavsiyeler vardır, bunlar sizi hem bu Dünya da, hem de Ahirette, sonsuza dek mutluluğa götürecek öğüt ve tavsiyelerdir. Bu öğütleri ve tavsiyeleri veren sizden hiçbir ücret istemiyor. Şu sol tarafta da kısa bir süre menfaatinize yarayacak ve sonra tükenip gidecek eşyalar, mallar var. Ancak o malları tükettikten sonra lezzeti gidecek ve yalnız sorumluluğu kalacaktır. Bir tarafa giden diğer tarafa gidemez. Hangisini seçersiniz” diye bağırın. <strong><em>İnanın o kalabalık 100 kişi ise belki de 90’ı sol tarafa doğru koşar.</em></strong></p>

<p>İnsanların birçoğu Dünya’yı ve fani olan tükenip gidecek şeyleri seviyor. Maalesef durum bu. Maalesef gerçek bu.</p>

<p>Televizyonlarda izliyor ve görüyorsunuz. Bir elektronik eşya mağazası ya da başka bir tüketim eşyaları mağazası ilan veriyor, <strong><em>“filanca gün filanca saatte, mağazamızdaki ürünlerden bazılarının fiyatı kısa süreliğine normal fiyatının %90’nından aşağıya indirilmiştir. 100 liralık bilgisayar, 10 liradır. 50 liralık televizyon 5 liradır.”</em></strong> Bu ilanı duyan bazı insanlar o gece o mağazanın kapısının önünde yatıyorlar. <strong><em>Sabah erkenden mağaza açıldığında önce girmek için sanki develer gibi, sanki filler gibi birbirilerini eziyorlar.</em></strong> Ne oluyor ya! Cennete mi koşuyorsunuz? Size Cennet mi verildi?</p>

<p>Ah insanoğlu ah! <strong><em>Sizi sonsuza dek mutlu edecek Cennete hiç mi hiç koşmazken, bilemediniz 1 yıl, bilemediniz 10 yıl işinize yarayacak bir cihaz için adeta gözü dönmüş hayvanlar gibi koşuyorsunuz. </em></strong>Tuh size, yuh size. Sizin bu Dünyalık sevginize ve Dünyaya hayvanlar gibi saldırmanıza hayvanlar dahi şaşıyor. Asıl hayvanlar, belki de Dünyaya saldıran insan görünümlü yaratıklardır.</p>

<p>Kim ki, Dünya tarafına koşuyor ters istikamettedir. Kim ki Ahiret için hazırlık yapıyor ve Cennet istikametinde koşuyor, o doğru istikamettedir. Kim ki Dünya malına gözü dönmüş hayvanlar gibi saldırıyorsa o gerçekte insan değil hayvandır.</p>

<p>Şimdi diyeceksiniz ki, bu adamlar için <strong><em>“hayvan”</em></strong> tabiri ağır değil mi? Allah’ın gösterdiği istikametin tersinde koşanlara “hayvan” diye seslenmek doğru oldu mu?</p>

<p>Söz dinlemeyene ne nedir? Doğru, doğru. Evet doğru. Esasında hayvan denmez. Çünkü, <strong><em>“hayvanlar söz dinliyor.”</em></strong> Söz dinlemeyenler ve ters istikamette koşanlar hayvandan daha aşağıdadırlar.</p>

<p>Bu sözlerden sonra bir dua gerek: “<strong>Yüce Rabbim (cc) bizi, hayvanlardan daha aşağı o yaratıklardan uzak eyle.” </strong>Amin</p>

<p><strong>Bu dua çok mühim. </strong>Çünkü onlar çok tehlikelidir. Onlar Dünya malı için gözü dönmüşçesine saldırırlar ve ocakları darmadağın ederler. Yüce Rabbim bizi onların belalarından ve şerlerinden korusun. Amin</p>

<p> </p>

<p><strong>Ahmet SANDAL</strong></p>
]]></content:encoded>
<author>Ahmet Sandal</author>
<link>https://www.marasyenigun.com/yazarlar/ahmet-sandal/ters-istikamette-kosanlara-ne-demeli/407/</link>
<pubDate>Sun, 01 Apr 2018 21:11:07 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>"ÇANAKKALE ŞEHİTLERİNE" ŞİİRİ NASIL YAZILDI?</title>
<content:encoded><![CDATA[<p>   18 Mart 1915 Çanakkale Zaferin 103.  Yıldönümünü kutluyoruz. Çanakkale Savaşı, yedi düvelin topyekûn, Osmanlı Devletine hücum edip boğazını sıkma ve nefessiz bırakma savaşıdır. Çanakkale İslam’ın son kalası, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ön sözüdür. Mehmet Akif, Çanakkale Savaşını görmeden Çanakkale Şehitlerine yazdığı o muhteşem şiiri nasıl yazdığı hala tartışma konusudur.</p>

<p>    Mehmet Akif Kimdir?  Mehmet Akif Ersoy (1873 – 1936) Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemleriyle, milli mücadele ve Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş dönemlerine tanıklık etmiş, devletin önemli hizmetlerinde bulunmuş, mebusluk yapmış, Kurtuluş savaşında önemli roller üstlenmiş, özellikle makaleleri ve şiirleri ile sadece Türkiye’de değil bütün İslâm coğrafyasında tanınmış meşhur şairlerimizin başında gelir.</p>

<p>1915 yıllarına gidelim, Mehmet Akif, Çanakkale Şehitleri Şiirini Nasıl yazdı bir bakalım.</p>

<p>   Çanakkale savaşının bütün şiddetiyle cereyan ettiği günlerde Mehmet Akif Osmanlının Hicaz vilayetinde, Medine yollarındadır. Teşkilatı Mahsus-a Reisi Eşref Sencer Kuşçubaşı başkanlığındaki bir grup kahramanla birlikte, o da, İngilizlerin Hicaz’da Osmanlı Devleti aleyhine çevirdikleri entrikalarını boşa çıkarmak gayesiyle görevli olarak mukaddes topraklara gönderilmiştir. Fakat akılları fikirleri Çanakkale’de devam etmekte olan savaştadır, bu 30 civarındaki fedailerin/özel kuvvetlerin... Ve bu uzun yolculuk süresince Necid Çölü büyük şairimiz Mehmed Akif’e ilham kaynağı olmuştur.</p>

<p>   Akif’in, savaşın zaferle neticeleneceği 18 Mart’a yakın günlerde bir gece kendisine şöyle dediğini nakleder Eşref Sencer, hatıralarında:</p>

<p>“Anadolu – Bağdat demiryolunun Hicaz’a ayrılmış son istasyonu olan El-Muazzam’a gelmiştik. Çok değer verdiğim ünlü şairimizle sohbet ediyorduk. “Eşref!” dedi bana… Ve şöyle devam etti sözlerine:</p>

<p>    “Biliyor musun Eşref! Dün gece sabaha kadar Rabbime ne için yalvardım biliyor musun? Çanakkale’de zaferi görmeden canımı alma, zaferi göreyim beni öyle huzuruna davet et Allah’ım! diye yalvardım… Adalet-i ilahiye var, hak var, kahramanlığın bedeli var! Allah İstanbul’un yolunu bu sömürgeci gürûha açmayacaktır Eşref! Benim kahraman Mehmetçiklerim bu insaniyet ve İslamiyet düşmanlarına şehâmet dersi verecektir…’ 1915 yılının18 Mart’ını 19’ a bağlayan gecedir.</p>

<p>    Harbiye Nâzırı ve Başkumandan Vekili Enver Paşa o gece Eşref Beyi arar ve Çanakkale zaferinin müjdesini verir. Eşref Bey de bu haberi ilk defa Akif’le paylaşır. Akif, haberi alır almaz gözyaşları içinde secdeye kapanır, uzun süre kumların üzerinde secdede hareketsiz bir vaziyette kalır. Eşref Bey korkuya kapılır, yavaşça Akif’in yanına gider, bakar ki nefes alıp veriyor, hiç dokunmadan geri çekilir. Eşref Sencer, şöyle devam eder: “Sonra kalktı. Ağlamaklıdır… Birbirimize sarıldık… Akif’in hayatının en mes’ut, en bahtiyar an’ı… Anlatılması çok zor… Ay, bedir halindedir. Çöl gecelerinin parlak yıldızlı semasını zaferimizin şerefine aydınlatan ay’ın bu efsanevi ışıkları altında, Mehmet Akif, hiçbir başka ışığa ihtiyaç bırakmayan, bu güneşi bile unutturacak kadar parlak çöl gecesinde sabahladı… İstasyon kulübesinin arkasındaki hurmalığın içine çekildi… İşte o Çanakkale’ye lâyık olan destan, o gece Akif tarafından, hıçkırıklar içinde, ay ışığı altında, Medine’de el- Muazzam istasyonunda yazıldı. Ravza-yıMutahhara’ya yakın bir noktada, sabaha kadar süren ilham saatleri sonunda…</p>

<p>SAFAHAT’ın, hayır yalnızca SAFAHAT’ın değil, Türk Destan Edebiyatının o eşsiz şaheseri tamamlandığında, Mehmed Akif,  vazifesini tamamlamış fanilerin az kula nasip olan o rahatlığı ile yüzüme derin derin baktı: ‘Artık ölebilirim Eşref… Gözüm artık açık gitmez!’ dedi.” Akif, Çanakkale Destanı’nı, çöl ortasındaki bir vahada, ay ışığında yazmıştır.</p>

<p>Çanakkale savaşının cereyan ettiği bölgeden binlerce kilometre uzakta, Allah’tan gelen özel bir ilhamla, sabahlara kadar döktüğü gözyaşları eşliğinde… Tarihimizin muazzam zaferi, muhteşem destanı… Şiirden bir paragraf okuyalım. Milli imanımızın tozunu alalım.</p>

<p>“Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker!</p>

<p>Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.</p>

<p>Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhîd'i...</p>

<p>Bedr'inarslanları ancak, bu kadar şanlı idi.</p>

<p>Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?  “</p>

<p>18 Mart Şehitlerini anarken, başta Çanakkale zaferinin komutanı Gazi Mustafa Kemal’i, Mehmet Akif ve diğer Adriyatik ten Çin Sedd’ ne kadar olan topraklarda tarih boyunca şehit düşmüş bütün kahramanlarımızı rahmet, minnet ve şükranla anıyoruz. Mekânları cennet, ruhları şad olsun.</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p> </p>
]]></content:encoded>
<author>Fahri Kurt</author>
<link>https://www.marasyenigun.com/yazarlar/fahri-kurt/canakkale-sehitlerine-siiri-nasil-yazildi/406/</link>
<pubDate>Tue, 27 Mar 2018 19:59:02 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>MAHALLE KÜLTÜRÜNÜ TEKRAR YAŞATMAK VE YAŞAMAK</title>
<content:encoded><![CDATA[<p align="center"> </p>

<p>Mahallemiz vardı bizim eskiden. Çocukluğumuzun anılarıyla dopdolu mahallemiz vardı bizim. <strong><em>Bir uçtan bir uca soluksuz koştuğumuz. İt kovaladığımız. Kedi köpek beslediğimiz. Sokaklarında deveme çevirdiğimiz, bulloom oynadığımız, çelik-çomak attığımız, iki taş koyup kale yaparak futbol maçı yaptığımız mahallemiz vardı. </em></strong>“Deveme” dediğim topaç ve “bulloom” da bizim Pazarcık’ta saklambaca benzer bir oyunumuzun adıdır.</p>

<p>Mahallemizde sırf bunlar mıdır anılarımız? Elbette hayır.</p>

<p>Mahalle kültürünün mevcut olduğu o eski yıllardan bugüne daha nice nice anılarımız var bizim. <strong><em>Siz hiç ceplerinize taş yığarak, ellerinize sapan alarak bir mahalleden diğer mahalleye adeta savaşa gider gibi, kavgaya gittiniz mi?</em></strong> Biz gittik. Biz bir mahalle, onlar başka mahalle. İki mahalle çocukları iki mahallenin sınırı sayılacak bir yerde mevzii alır ve birbirimizi taş yağmuruna tutardık.</p>

<p>Mahallede kendi kendimizi ürettiğimiz tel arabayı, tahta arabayı çamur yollarda bir oraya, bir buraya sürerdik.</p>

<p><strong><em>Mahalle bir kültürdür. Mahalle bir hayat alanıdır. Mahalle bir yuvadır.</em></strong></p>

<p>Nerede kaldı şimdi mahalle kültürü, nerede kaldı o eski mahalle ruhu. Şimdiki insan şehrine sahip çıkmıyor ki mahallesine sahip çıksın. <strong><em>Belki de mahallesine sahip çıkmadığı için şehrine de sahip çıkmıyor.</em></strong> Bir şehri sahiplenmenin ve bir kenti korumanın yolu mahalleye sahip çıkmaktan geçer. <strong><em>Mahalleden başlar kentlilik ve şehir ruhu.</em></strong></p>

<p>Mahalle dediğimde benim gözümün önüne, <strong><em>İslam’ın çerçevesini çizdiği ve Osmanlı’nın konumlandırdığı bir yerleşim alanı</em></strong> geliyor. Mahalle dediğimde, en merkezinde camii olan ve hatta en eski ve en merkezdeki camiin ismi de genellikle <strong><em>“Ulu Camii”</em></strong> diye adlandırılan bir yerleşim yeri gözümün önüne geliyor. <strong><em>Osmanlı’da, yani bizim kültürümüzde camii etrafında gelişir mahalle. Bir camii ya da birkaç camii etrafında gelişen mahalledir bizim hedefimiz.</em></strong> Bizim mahallelerde camii olur ve camiin avlusunda hazire dediğimiz yerde birkaç mezar bulunur. Eski ve tarihi mezardır bunlar. <strong><em>Bizim mahallelerimizde kabristan bulunur. Mahalle kabristanını görerek ve hayatının faniliğini ruhlarına yedirerek büyür tüm çocuklar.</em></strong> Ne kabristanı, ne de ölümü hatırlamayan ve gündeminde tutmayan toplumlarda her türlü rezalet ve her türlü merhametsizlik meydana gelir.</p>

<p>Bizim mahallelerimizde uzun uzun servi ağaçlarının sağlı-sollu sıralandığı yollar vardır. O yollarda yürümek ve o yollardan geçerek gitmek huzura götürür insanı. Bizim mahallelerinin yolları taşlarla döşenmiştir.  Taşlarla kaplı sokaklardan cumbalı ve bahçeli evlere ulaşırsınız. <strong><em>O evler ki avlusuna girdiğinizde ayrı bir ferahlık ve içerisinde girdiğinizde ayrı bir huzur bulurdunuz</em></strong></p>

<p>Mahalle kültürünü tekrar canlandırmak ve eski mahalle kültürünü tekrar yaşatmak zorundayız. <strong><em>Selamsız sokakları, tekrar, eskiden olduğu gibi, bir baştan bir başa “Esselamûnaleyküm”, “ve aleykümselam” nidalarıyla yankılandırmak gerekir.</em></strong> Sokaklarında ne kadar fazla <strong><em>“selam”</em></strong> sözleri yankılanırsa, o toplum, o kent o kadar medenidir. Selamsız sokaklar yabani ve vahşi sokaklardır.</p>

<p>Bizim mahallelerde eskiden insanlar gelip geçtiği yerde karşılaştığı insanlara “Allah’ın selamı” ile seslenirlerdi. <strong><em>Şimdi sokaklarda selam azaldı. Hatta insan selam vermeye dahi korkar oldu. </em></strong>Biz bu kadar mı vahşileştik ki, birbirimize selam vermeye çekinir ve korkar olduk. Nedir acaba sebebi?</p>

<p>Hepimizi Allah yarattı ve biz, “Yaratıcımızın selamını vermeye korkar olduysak”, bizim kullar ile irtibatımızdan önce Yaratıcımız ile irtibatımız kopmuş demektir. <strong><em>Allah korusun. Bir insanın Yaratıcısı ile irtibatının kopması, en büyük felakettir, en büyük afettir.</em></strong></p>

<p>Afet denildiğinde, felaket denildiğinde aklınıza deprem, sel, fırtına, toprak kayması, yangın ve benzeri olaylar geliyor ve korkuyorsunuz değil mi? Bu korktuklarınız yanında, bir insanın Allah ile irtibatının kopması daha da dehşet bir felakettir. Allah ile irtibatı kopan bir insan en tehlikeli, en dehşetli ve en vahşi mahlûktur. <strong><em>İşte şehirlerin tehlikeli, yaşanmaz ve korkunç hale gelmesinin sebebi de budur.</em></strong></p>

<p>Bir mahallede, bir şehirde ne kadar çok merhametli ve Allah ile irtibatı sağlam insan varsa, o mahalle, o kent o kadar güvenilirdir. Bunun aksi olursa, yani bir mahallede, bir şehirde Allah ile irtibatını koparmış ve vahşileşmiş ne kadar insan çoksa, o mahalle, o şehir tehlikeli ve korkunç bir yerdir. <strong><em>Allah böyle bir durumdan bizler muhafaza eylesin.</em></strong> Ancak şurası da bir gerçek ki, artık şehirlerimiz ve mahallelerimiz çok güvensiz.</p>

<p>Mahallelerimizin ve şehirlerimizin güvensizliğinin nedeni, hem Allah ile ve hem de çevresi ile bağlarını koparmış <strong><em>“adeta serseri mayın gibi dolaşan”</em></strong> mahlûkların çokluğundandır. Şimdi diyeceksiniz ki, mahalle bağlarının kopmasından bahsediyorsunuz, <strong><em>“adamın aile bağı yok ki, mahalle bağı olsun.”</em></strong></p>

<p>Evet, son belirttiğimiz husus, bir mahalleyi ve bir şehri şekillendiren en önemli hususlardan birisidir. <strong><em>Mahalle ve şehir ile aile bağları arasında da yüksek bir ilgi ve birebir bir sebep-sonuç ilişkisi vardır.</em></strong> Aile bağları sağlam ve aile sevgisine sahip bir toplumda mahalle de tam bizim istediğimiz şekilde gelişir.</p>

<p>Bu yazı boyunca dikkat ettiyseniz hep bir sebep-sonuç ilişkisi kurdum<strong><em>. “Kul ile irtibatlı kullardan önce Allah ile irtibatlı kullar”</em></strong> dedim, <strong><em>“mahalle ile bağlarının sağlamlığından önce aile bağlarının sağlamlaştırılmasından”</em></strong> bahsettim. “Mahalle kültürünün sağlam olması beraberinde şehir kültürünü de sağlamlaştırır” diye tesbitlerde bulundur.</p>

<p>Özetinin özeti şudur: <strong><em>“Önceliğe dikkat edin. Bir hususta öncelik neyse onu gerçekleştirin, ardından gelmesi gereken kendiliğinden gelir.”</em></strong> Siz Allah ile sağlam bağları olan insanlar yetiştirin, onların kullar ile bağları da sağlam olur. Siz aile bağları yüksek nesiller yetiştirin, onların mahalle bağları da yüksek olur.</p>

<p>Özellikle son birkaç yıldır, Çevre ve Şehircilik Bakanlığımızın <strong><em>“mahalle kültürünün yeniden şehir hayatının merkezine alınması ve bu noktadan hareketle şehirlerimizin geliştirilmesi”</em></strong>          yönünde kararlar aldığını ve çalışmalar başlattığını müşahede etmekteyiz. Bu kararlar ve çalışmalar şahsımızı ve Milletimizi umutlandırmaktadır. Haydi hayırlısı olsun.</p>

<p> </p>

<p style="margin-left:35.4pt;"><strong>Ahmet SANDAL</strong></p>
]]></content:encoded>
<author>Ahmet Sandal</author>
<link>https://www.marasyenigun.com/yazarlar/ahmet-sandal/mahalle-kulturunu-tekrar-yasatmak-ve-yasamak/405/</link>
<pubDate>Fri, 23 Mar 2018 11:14:08 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>EY ÇANAKKALE! ŞEHİDLER YATAĞI</title>
<content:encoded><![CDATA[<p align="center"> </p>

<p>Gidip de görmek gerekir. Çanakkale Ruhu’nu gidip de görmek gerekir. Ruh görülür mü diye sormayın. Çanakkale’de görülür. Bize nasip oldu da gittik ve <strong><em>Çanakkale’de Ecdadımızın dillerimize destan, yüreklerimizi ısıtan zafer tablosunu ayan-beyan gördük.</em></strong> Gelibolu yarımadasının her karışında Ecdadımızın hatırasını ve savaştaki mücadelesini gördük. <strong><em>Seyyid Çavuş’un 215 kiloluk topu tek başına iman gücüyle</em></strong> nasıl da kaldırarak kundağa yerleştirdiğini ve boğazdan geçmek isteyen İngiliz savaş gemisini o top ile nasıl da darmadağın ettiğini gördük. İngiliz ve Fransız gavuru yalnızca teknolojisine ve silahına güveniyordu. İmansızlar ancak maddiyata güvenir. <strong><em>Biz ise bir Allah’a inanıyor ve iman gücümüze güveniyorduk. İman gücü ile Çanakkale Savaşları’nda maddiyatına güvenen gavurları yendik ve sulara gömdük</em></strong>, <strong><em>Gelibolu Yarımadasına gömdük.</em></strong></p>

<p>Çanakkale’de, Gelibolu’da, Conkbayırı’nda, Alçıtepe’de, Kilitbahir’de, Seddülbahir’de, Anafartalar’da, Kara Muharebelerinde, Deniz Muharebelerinde nice nice düşman taarruzuna karşı koyduk ve <strong><em>“Çanakkale Geçilmez”</em></strong> diye bir destan yazdık. Bu destan 1915’te yazıldı ve zafer günü 18 Mart 1915’tir.</p>

<p>Bugün 18 Mart 2018 ve aradan tam 103 yıl geçmiş ve asla unutmayız o zaferi. <strong><em>Değil aradan 103 yıl geçsin, 1003 yıl geçse de Çanakkale Zaferimiz unutulmaz.</em></strong> Çanakkale Savaşlarında 250 bin şehidimiz var. Yüce Rabbim cümlesine rahmet eylesin. Mekanları cennet olsun. Çanakkale’de ve 1. Dünya Savaşlarındaki diğer cephelerde neredeyse her aileden bir ya da birkaç şehidimiz var. Mesela, <strong><em>bizim Ailemizden de 1915 yılında Galiçya (Romanya) Cephesinde bir Şehidimiz var. Şehidimizin ismi Mehmed Sandal. Rütbesi Yedek Subay. Şehidimiz Hukuk Fakültesi mezunu olduktan sonra doğrudan cepheye çağrılır ve memleketine geri dönemez ve mezarı dahi Ülkemizin sınırlarının dışındadır.</em></strong> Şehidimiz Dobruca’daki Türk Şehidliğinde medfundur. Allah rahmet eylesin. Mezarı Ülkemiz sınırları dışındadır derken, elbette birçok şehidimizin de mezarı Ülkemizin sınırları dışındadır. Hatta birçoğun kefeni de yoktur. İşte bunun için Mehmed Akif Ersoy, İstiklal Marşımızda;</p>

<p>“Bastığın yerleri 'toprak!' diyerek geçme, tanı:</p>

<p>Düşün altındaki binlerce <em><strong>kefensiz yatanı</strong></em><strong>.”</strong></p>

<p>diye haykırıyor.</p>

<p>Mehmed Akif Ersoy’un ismi geçti. Bu vesile ile hemen belirteyim, <strong><em>Mehmed Akif Ersoy, Çanakkale Savaşlarını ve Şehidlerimizi en iyi ve en muazzam anlatan bir Şairimizdir.</em></strong> Akif’imizin Çanakkale Şehidleri için yazdığı<strong><em> şiiri okuyup da duygulanmayan ve hatta gözyaşı dökmeyen bir insanın ben Müslümanlığından ve Türklüğünden şüphe ederim.</em></strong> O şiirin şu iki mısraı her şeyi anlatmaya yeter.</p>

<p>“Vurulup tertemiz alnından uzanmış yatıyor. </p>

<p><em><strong>Bir hilal uğruna</strong></em> <em>Ya Rab</em> ne güneşler batıyor.”</p>

<p>Biz de Çanakkale Destanı’mız için bir şiir yazdık ya da yazabildik mi acaba? O şiirimi Çanakkale Destanımızın yıldönümünde sizlere takdim ediyor ve tüm Şehid ve Gazilerimizi bir kez daha rahmet ve minnet ile anıyorum. Ruhları Şad olsun.</p>

<h1>EY ÇANAKKALE!</h1>

<p>Nasıl anlatsam seni, Ey Çanakkale!</p>

<p>Sen ne kelimelere sığarsın, ne dile.</p>

<p>İşte bu zorluğa rağmen ben bile bile.</p>

<p>Anlatmalıyım seni hep nesilden nesile.</p>

<p><em>Çanakkale zafer üstüne zaferdir.</em></p>

<p><em>Vatan için ölenler ne güzel erdir.</em></p>

<p>Niye destan yazdık Çanakkale'de niye.</p>

<p>Ezan dinmesin, bayrak inmesin diye.</p>

<p>Haber salındı, her şehre, her köye.</p>

<p>Kınalı Kuzular vatan uğruna hediye.</p>

<p><em>Çanakkale kilit üstüne kilittir.</em></p>

<p><em>Milletim tarihlerden beri yiğittir.</em></p>

<p>Haçlılar seninle geldiler yine dize.</p>

<p>Şafak söktü, gece döndü gündüze.</p>

<p>Çok şükür tüm Milletçe çıktık düze.</p>

<p>Artık bileğimizi kim büke, bizi kim üze.</p>

<p><em>Çanakkale destan üstüne destandır.</em></p>

<p><em>Anadolu bize ebedi bir vatandır.</em></p>

<p>Herkes bilsin Çanakkale geçilmez.</p>

<p>Kahramanlar birbirinden seçilmez.</p>

<p>Vatan için nasıl ecel şerbeti içilmez.</p>

<p>Ey Anadolu sana asla paha biçilmez.</p>

<p><em>Çanakkale mühür üstüne mühürdür.</em></p>

<p><em>Milletim bu topraklarda ebedi hürdür.</em></p>

<p>Herşeyden önce şurası mühim ve asıl.</p>

<p>O şanlı zaferi anlamaz hiçbir kuru akıl.</p>

<p>Onu anlamak için iman denizine açıl.</p>

<p>Destanlar unutulmaz geçse de nice yıl.</p>

<p><em>Çanakkale umut üstüne umuttur.</em></p>

<p><em>Haydi sen de bir sevinç türküsü tuttur.</em></p>

<p>Ey Türk Genci, Ey Türk Çocuğu iyi dinle.</p>

<p>Düşman üzerine gelse milyonla, yüzbinle.</p>

<p>Şuna inan ve şuna güven tüm kâlbinle.</p>

<p>Zafer hep senindir, zafer her daim seninle.</p>

<p><em>Çanakkale ezelden ebede Bize bir namustur. </em></p>

<p><em>Çanakkale ezelden ebede Düşmana kâbustur.</em></p>

<p> </p>

<p><em><strong>Ahmet SANDAL</strong></em></p>

<p align="left"> </p>
]]></content:encoded>
<author>Ahmet Sandal</author>
<link>https://www.marasyenigun.com/yazarlar/ahmet-sandal/ey-canakkale-sehidler-yatagi/404/</link>
<pubDate>Sun, 18 Mar 2018 20:02:39 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>HOCALAR ÖNCE İLM-İ SİYASETİ BİLMELİDİR</title>
<content:encoded><![CDATA[<p align="center">Yazımın başlığını okuduktan sonra<strong><em>, “Hocalar, Hoca olduklarına göre ilm-i siyaseti elbette biliyorlardır”</em></strong> diye düşünebilirsiniz. Öyleyse, gelin yazımın başlığını değiştirelim ve <strong><em>“Hocalar Öncelikle İlm-i Siyaseti Uygulamalıdır”</em></strong> diye yazalım.  “Bilmek ayrı, uygulamak ayrıdır.” Neyse, yazımın başlığı öyle kalsın. Zaten önemli olan yazımın başlığı değil, bu yazımın maksadıdır.</p>

<p>Yazımın maksadı elbette Hocalarımıza öğüt vermek değildir<strong><em>. Hocalarımızın zaten öğüde ihtiyaçları da yoktur. Onlar zaten gerekli şeyleri biliyorlardır.</em></strong></p>

<p>Bizim bu yazıdaki maksadımız, bir hatırlatma ve bir hususa dikkat çekmektir. O husus ilm-i siyasettir. İlm-i siyaset<strong><em>, “neyi, nerede, nasıl ve ne şekilde söyleyeceğini bilmek ve söylerken incitmeden, doğru bir şekilde mesaj vermektir.”</em></strong></p>

<p>İlm-i siyaset denilince anlatılan bir fıkra vardır. Önce onu kısaca belirteyim: “Vaktin birinde, bir köye genç bir hoca tayin oluyor. <strong><em>Köydeki eski ve yaşlı Hoca ile bir türlü yıldızları barışmaz ve anlaşamazlar.</em></strong> Her ikisi de cemaatin huzurunda birbirileriyle sataşıp dururlar. İlmi ve dini meselelerde anlaşamazlar. Genç Hoca A derse, yaşlı Hoca Z diyormuş. <strong><em>Yalan yanlış köy halkına bilgiler veren Hoca, köylüleri ayartıp genç Hoca’yı köyden kovdurtuyor.</em></strong> Genç Hoca, köyden giderken, bir Bilge Kişiye rastlıyor ve başına gelenleri anlatıyor. O Bilge Kişi, Genç Hoca’ya, <strong><em>“sen her şeyi öğrenmişsin de, “ilm-i siyaseti “öğrenmemişsin. Git, 3 ay kadar da ilm-i siyaset dersi öğren ve bu köye ondan sonra gel”</em></strong> demiş. Genç Hoca, ilm-i siyaset öğrendikten sonra, yine aynı köye geliyor ve bir bakıyor ki, yaşlı Hoca camiin vaaz kürsüsünde yine yalan-yanlış konuşuyor. Genç Hoca, cemaatin huzurunda ayağa kalkarak gür sesle şöyle bağırıyor: <strong><em>“Ey cemaat ben yanılmışım, hatamı anladım ve bu Hoca’nın ne büyük bir Zat, ne büyük bir Evliya olduğunu öğrendim. Bu Hoca’nın sakalından bir tek kıl alan, Cennete gider.”</em></strong> Bu sözden sonra Hoca’nın yüzüne yapışarak sakalından ilk teli Genç Hoca koparıyor. Ondan sonra, tüm cemaat Hoca’ya saldırarak sakalından birer tel koparma yarışına giriyor. Hoca’nın yüzünde tek bir sakal kalmıyor ve her tarafı yara-nere içerisinde kalıyor. Yaşlı Hoca’nın yüzünün perişan halini gören, bizim Genç Hoca, Yaşlı Hoca’nın gözlerinin içine bakarak anlamlı bir şekilde sırıtıyor.</p>

<p>İşte ilm-i siyaset budur. <strong><em>Varacağınız yere, gideceğiniz hedefe, durumu ve konumu kontrol ederek ilerlemektir. </em></strong></p>

<p>Üstadımız Bediüzzaman Said Nursi “<strong><em>her söylediğin doğru olmalı, fakat her doğru her yerde söylenmez” </em></strong>diyor. Şimdi bazı Hocalara bakıyoruz. Çat-pat, zırt-pırt demeç vererek, Müslümanların aleyhine olumsuz gündem oluşturuyorlar. Kadınlar ve cinsellik üzerine bazı Hocalar tarafından verilen fetva ya da açıklamalar oldukça aşırı bulunarak, tepki çekiyor. Sözkonusu Hocaların Maksatları nedir anlamıyorum. <strong><em>Kendilerini gündemde tutmak mı istiyorlar? Reklamın iyisi-kötüsü olmaz mı diyorlar? Maksatları nedir, bilemiyorum.</em></strong></p>

<p>Maksatları ne olursa olsun, bu olumsuz gündem Müslümanları olumsuz etkiliyor.</p>

<p>İşte bu gündemler o kadar büyük boyutlara ulaştı ki,Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan da <strong><em>“İslam’ın güncellenmesi”</em></strong> diye bir tartışma başlattı. Gerçi bu söz de yanlış anlaşılabilir. Cumhurbaşkanımız daha sonra yeni bir açıklama daha yaparak, maksadını açıkladı ve <strong><em>"Biz dinde reform aramıyoruz. Haddimize mi? Ama önüne gelenin çıkıp da kadınlarla ilgili ileri geri konuşmalarının İslam'a getirdiği lekeyi görmezden gelemeyiz. Kimse bizim dinimize fatura kesme hakkına sahip değildir"</em></strong> dedi.</p>

<p>Bu hususta şahsımın görüşleri de aynı noktadadır.  Bu noktada şu hususu özellikle belirtmeyi bir görev sayıyorum<strong><em>: “İslam'ın 4 kaynağında (Kur'an, Sünnet, İcma ve Kıyas'ta) kadına en yüksek değer verilmiş ve kadın İslamî sistem içerisinde korunmuştur. Bunun dışında "1 ayette şu hüküm var, 1 hadiste şu husus var" demenin hiçbir anlamı yoktur. Konuya bir bütün olarak bakmak gerekmektedir.”</em></strong></p>

<p>Yazımın sonuna doğru, yine ilm-i siyasete dönecek olursak, ilm-i siyaseti çok iyi bilen bir Hocamızdan bahsetmek istiyorum. <strong><em>Medrese tahsilinden sonra müderris olarak Kahramanmaraş’ta göreve başlayan, ancak Cumhuriyet İdarecilerinin medreseleri kapatması üzerine ilm-i siyaset ile en zor dönemde İslam’a büyük hizmetler veren Sandal Hoca’dan, Hafız Osman Sandal’dan bahsetmek istiyorum.</em></strong>  Sandal Hoca Kahramanmaraş Çukuroba Camii İmamıdır. İmam Hatip Lisesi’nde yönetici ve Hocadır. Zaten, Kahramanmaraş İmam-Hatip Lisesi’nin de kurucusudur. Belediye’de nikah memurudur. Mezbaha’da hayvan kesimiyle ilgili olarak da kontrol görevlisidir. Sandal Hoca, sabah namazından itibaren tüm hayatın ve halkın içindedir. Şimdi burada Sandal Hoca’nın bütün hayatını anlatmayayım. Yaşanmış bir anısına yer verelim.</p>

<p>Sandal Hoca, Camiye bir iki hafta gelmediğini farkettiği bir kişinin evine gidiyor. <strong><em>“Oğlum hayırdır, namaz kılmayı mı bıraktın?”</em></strong> diye soruyor. O kişi <strong><em>“hayır Hocam namazları evimde kılıyorum”</em></strong> diye cevap verince, Sandal Hoca o kişiye diyor ki, <strong><em>“yarın kazma kürek al da camiye gel.”</em></strong> Adam <strong><em>“kazma kürekle ne yapacağız”</em></strong> diye sorunca Hoca <strong><em>“camiyi yıkacağız”</em></strong> diyor. <strong><em>“Hocam cami yıkılır mı”</em></strong> diye sorunca <strong><em>“cemaatsiz cami ne işe yarar, yıkın gitsin”</em></strong> diyerek anlamlı bir mesaj veriyor. O kişi o günden sonra vakit namazları için tekrar camiye gelmeye başlıyor. Şimdi o kişiye Sandal Hoca, <strong><em>“neden camiye gelmiyorsun, ille de camiye namaz kılmaya geleceksin” </em></strong>de diyebilirdi. Ancak, doğrudan doğruya söylenen sözler muhatabın hoşuna gitmez<strong><em>. İlm-i siyasetle, dolaylı olarak söylenen sözler daha çok hoşa gider ve tesiri olur. </em></strong>Bu vesile ile Babamın Amcası ve Ailemizin Büyüğü Sandal Hoca’yı rahmet ve minnetle anıyorum. Ruhu şad, mekanı cennet olsun.</p>

<p>Evet, ilm-i siyaset mühimdir. Çağa ve vakte göre içtihat ve farklı bakış gereklidir. Elbette, Nas’lar, yani kesin hükümler (Kur’an ayetleri ve Hadis-i şerifler) değişmez, ancak, çağın ihtiyaçlarına göre yorumlanmasında (içtihat geliştirilmesinde) mahzur yoktur.</p>

<p>Mehmet Akif Ersoy bu hususta bize şöyle sesleniyor:</p>

<p><strong>“Doğrudan doğruya Kur'an'dan alıp ilhâmı,</strong></p>

<p><strong>Asrın idrâkine söyletmeliyiz İslâm'ı.”</strong></p>

<p>İşte bizim, ilm-i siyaset ve içtihat derken kasdımız da tam olarak budur.</p>

<p> </p>

<p><strong>Ahmet SANDAL</strong></p>

<p> </p>

<p> </p>

<p> </p>
]]></content:encoded>
<author>Ahmet Sandal</author>
<link>https://www.marasyenigun.com/yazarlar/ahmet-sandal/hocalar-once-ilm-i-siyaseti-bilmelidir/403/</link>
<pubDate>Mon, 12 Mar 2018 12:29:09 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>MUTLULUĞUN ANAHTARI BEN'DE DEĞİL BİZ'DE</title>
<content:encoded><![CDATA[<p align="center"> </p>

<p>Geçen gün tefekkür ettim. <strong><em>“Ben”</em></strong> kelimesini tabi şekilde, yani kasıt olmaksızın kullanmanın belki bir mahzuru yoktur. Ancak, <strong><em>“ben”</em></strong> kelimesini üzerine basarak ve ısrarla belirtmek, çok incitici ve esasında çok ayıp bir şey. İnsana yakışmıyor. Çünkü, <strong><em>“ben”</em></strong> sözünde bir kibir ve enaniyet var. <strong><em>“Ben”</em></strong> sözünde kendini öne çıkartmak vardır. Halbuki, büyüklenmek ve kendini öne çıkarmak yalnızca Yüce Rabbimize (cc) mahsustur. Buna rağmen, Yüce Rabbimiz (cc) dahi Kur’an-ı Kerim’deki hitaplarının birçoğunda <strong><em>“ben”</em></strong> diye seslenmiyor, <strong><em>“biz”</em></strong> diye sesleniyor.</p>

<p>Evet, <strong><em>“ben”</em></strong> sözünü bir insan ne kadar az kullanıyor ve ne kadar çok <strong><em>“biz”</em></strong> diye sesleniyorsa, o kadar kulağa hoş gelen bir söz kullanıyor demektir.</p>

<p><strong><em>“Ben”</em></strong> sözü kulağa hoş gelmiyor ve benim duyduğumda çok incindiğim bir sözdür. Zaten, mümkün olduğunca da <strong><em>“ben”</em></strong> kelimesini kullanmıyorum. <strong><em>“Ben</em></strong>” sözünü kullanmaktan hicap duyuyorum.</p>

<p>Kur’an-ı Kerim’de Yüce Rabbimizin (cc) <strong><em>“ben”</em></strong> kelimesini çok az yerde kullandığını ve birçok yerde <strong><em>“biz”</em></strong> diye hitap ettiğini yukarıda belirtmiştim. Esasında, <strong><em>“ben”</em></strong> kelimesini kullanmak ancak ve ancak Allah’a yakışır. Rabbimiz (cc) dahi <strong><em>“ben”</em></strong> kelimesini kullanmaktan imtina ederken, biz nasıl “<strong><em>ben”</em></strong> kelimesini kullanacağız?</p>

<p>Şimdi, burada, <strong><em>“biz”</em></strong> ile hitap edilen bazı ayetlere dikkatlerinize çekiyorum.</p>

<p><strong><em>“Hani biz meleklere (ve cinlere): Âdem'e secde edin, demiştik. İblis hariç hepsi secde ettiler. O yüz çevirdi ve büyüklük tasladı, böylece kâfirlerden oldu. Biz: Ey Âdem! Sen ve eşin (Havva) beraberce cennete yerleşin; orada kolaylıkla istediğiniz zaman her yerde cennet nimetlerinden yeyin; sadece şu ağaca yaklaşmayın. Eğer bu ağaçtan yerseniz her ikiniz de kendine kötülük eden zalimlerden olursunuz, dedik.”</em></strong> (Bakara Suresi, 34-35)</p>

<p>“Fakat zalimler, kendilerine söylenenleri başka sözlerle değiştirdiler. Bunun üzerine biz, yapmakta oldukları kötülükler sebebiyle zalimlerin üzerine gökten acı bir azap indirdik.” (Bakara Suresi, 59)</p>

<p><strong><em>“Andolsun biz Lokman'a: Allah'a şükret! diyerek hikmet verdik. Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur. Nankörlük eden de bilsin ki, Allah hiçbir şeye muhtaç değildir, her türlü övgüye lâyıktır.”</em></strong> (Lokman Suresi, 12)</p>

<p>“Biz insana, ana-babasına iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Çünkü anası onu nice sıkıntılara katlanarak taşımıştır. Sütten ayrılması da iki yıl içinde olur.” (Lokman Suresi, 14)</p>

<p><strong><em>“Biz onlara birtakım arkadaşlar musallat ettik de onlar önlerinde ve arkalarında ne varsa hepsini bunlara süslü gösterdiler. Kendilerinden önce gelip geçmiş olan cinler ve insanlar için (uygulanan) azap onlara da gerekli olmuştur. Kuşkusuz onlar hüsrana düşenlerdi.” </em></strong>(Fussilet Suresi, 25)</p>

<p>“Senin yeryüzünü kupkuru görmen de Allah'ın âyetlerindendir. Biz onun üzerine suyu indirdiğimiz zaman, harekete geçip kabarır. Ona can veren, elbette ölüleri de diriltir. O, her şeye kadirdir. Åyetlerimiz hakkında doğruluktan ayrılıp eğriliğe sapanlar bize gizli kalmaz. O halde, ateşin içine atılan mı daha iyidir, yoksa kıyamet günü güvenle gelen mi? Dilediğinizi yapın! Kuşkusuz O, yaptıklarınızı görmektedir. (Fussilet Suresi, 39-40)</p>

<p>Yüce Rabbim (cc) Kur’an-ı Kerim’de belki de binlerce kez <strong><em>“biz”</em></strong> diye hitap ederken, ancak birkaç yerde <strong><em>“ben” </em></strong>diye seslenmektedir. Ben diye hitap edilen ayetlerden ikisine aşağıda yer veiyorum:</p>

<p> “Hatırla ki Rabbin meleklere: Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım, dedi. Onlar: Bizler hamdinle seni tesbih ve seni takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun? dediler. Allah da onlara: Sizin bilemeyeceğinizi herhalde ben bilirim, dedi.” (Bakara Suresi, 30)</p>

<p><strong><em>“Ey Âdem! Eşyanın isimlerini meleklere anlat, dedi. Âdem onların isimlerini onlara anlatınca: Ben size, muhakkak semâvat ve arzda görülmeyenleri (oralardaki sırları) bilirim. Bundan da öte, gizli ve açık yapmakta olduklarınızı da bilirim, dememiş miydim? dedi.”</em></strong> (Bakara Suresi, 33)</p>

<p>Yazımın bu noktasında, başlıkta geçen <strong><em>“Mutluluğun Anahtarı Ben’de Değil, Biz’de”</em></strong> derken neyi kastettiğimi de belirtmek istiyorum.</p>

<p>Bir toplumda enaniyet ve benlik davası ne kadar az olursa, o toplumda mutluluk o kadar fazla olur. Sorun ve sıkıntıların birçoğu enaniyet, kibir ve bencillikten kaynaklanmaktadır. Maalesef, <strong><em>“kendilerini Dünyanın merkezine alanlar, hep kendi menfaatini öne çıkaranlar, Dünyayı hem kendilerine, hem de çevrelerine zindan etmektedirler.”</em></strong> “Nalıncı keseri gibi” hep kendi tarafına doğru menfaat ve mal yığanlar ve başkasını düşünmeyenler, ben merkezli davranıp da biz odaklı hareket etmeyenler bir toplumdaki felaketlerin asıl sebepleridir. Halbuki “testere gibi” bir sana, bir bana diye davransak, herkes mutlu olur.</p>

<p>Derviş Kaşıkları kıssasını duymuşsunuzdur. <strong><em>Dervişin birisi bir sofrada oturan 4 kişiye bir metre uzunluğunda birer kaşık vererek “haydi oturun şu sofraya” demiş.</em></strong> Derviş, sofradakilere “bu kaşıkların en ucundan tutarak çorba içmeniz şart” diyerek de bir kural belirlemiş.  Sofradaki 4 kişi kaşığın en ucundan tutarak çorba tabağına daldırmışlar. Kaşığı ağızlarına götürerek içmeye çalışmışlar. Ancak, hiçbirisi çorbayı dökmeden içmeyi başaramamış. Herkesin üstü başı çorba olmuş. Bunun üzerine Derviş şu öğüdü vermiş: <strong><em>“Herkes karşınsındakine çorbayı ikram etsin.”</em></strong> Bunun üzerine herkes kolaylıkla çorbayı içmeyi başarmış. Evet, o sofraya oturanlar o 1 metre uzunluğunda kaşığı ellerine aldıklarında “ben” merkezli bakmayıp da “biz” odaklı düşünselerdi, önce karşıdakine çorbayı uzatacaklardı ve karşısındaki de çorbayı kendisine uzatacaktı ve herkes kolaylıkla çorba içmiş olacaklardı. Demek ki işin sırrı <strong><em>“ben”</em></strong> merkezli düşünmekte değil, <strong><em>“biz”</em></strong> odaklı düşünmektedir. Bu hususta başka bir kıssa da Halil İbrahim Kıssası’dır. Yazımın hacmini uzatmayayım. O kıssayı da siz bulun ve okuyun.</p>

<p>Yazımın en sonunda Üstadımız Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin bir tespitine yer vermek istiyorum:</p>

<p><em>“Bütün ihtilâlat-ı beşeriyenin mâdeni bir kelime olduğu gibi, bütün ahlâk-ı seyyienin menbaı dahi bir kelimedir. Birinci Kelime: </em><em><strong>“Ben tok olayım, başkası açlıktan ölse, bana ne.”</strong></em><em> İkinci Kelime: </em><em><strong>“Sen çalış, ben yiyeyim.”</strong></em><em> Evet, bir toplumda böyle düşünenler çoğalırsa, o toplumda her türlü sorunlar çoğalır ve o sorunlar çoğaldıkça da huzursuzluk artar. Huzursuzluklar, maazallah, ihtilallere yol açar ve toplumda kaosa neden olur. Öyleyse, bencilliği artıracak, insanları enaniyete sevk edecek her hareket toplum huzurunu bozar. </em></p>

<p> </p>

<p><em>Toplum huzurunun anahtarı, </em><em><strong>“Ben”de değil, “Biz”dedir.</strong></em><em> Vesselam.</em></p>

<p><em><strong>Ahmet SANDAL</strong></em></p>
]]></content:encoded>
<author>Ahmet Sandal</author>
<link>https://www.marasyenigun.com/yazarlar/ahmet-sandal/mutlulugun-anahtari-bende-degil-bizde/402/</link>
<pubDate>Sun, 04 Mar 2018 16:45:27 +0300</pubDate>
</item><item>
<title> İŞTE BİZ / İŞTE TARİH</title>
<content:encoded><![CDATA[<p>Adımız Türk, namımız Osman.</p>

<p>Özümüz, sözümüz doğrudur doğru.</p>

<p>Yüzümüzdeki bu ışığı sorarsan,</p>

<p>Yüce Allah’ın yeryüzündeki nuru.</p>

<p> </p>

<p>Asya’da doğduk, cihana dağıldık,</p>

<p>Zaferlerle, kahramanlıkla anıldık,</p>

<p>En son destanı, Anadolu’da yazdık,</p>

<p>Ey Türk, övünçle taşı sen, bu gururu.</p>

<p> </p>

<p>Oğuz Han, Osman Gazi ecdadımız,</p>

<p>Kime huzur, kime korku vere adımız?</p>

<p>Dilden dile hatırlanır, sürer yâdımız,</p>

<p>Kim silebilir ki zihinlerden, bu şuuru?</p>

<p> </p>

<p>Dört yüz çadıra mekan oldu Söğüt,</p>

<p>Şeyh Edebâli yol gösterdi, aldık öğüt,</p>

<p> "Allah yardımcındır, Bizans üzere git",</p>

<p>Bu minvâl üzere hallettik her umuru.</p>

<p> </p>

<p>Üç kıtada şanla-şerefle at sürdük at,</p>

<p>Kuru kavga, mal-mülk değildi murat,</p>

<p>Tüm âleme, adaletle verdik nizamât,</p>

<p>Dünya yalnız bizde buldu huzuru.</p>

<p> </p>

<p>Biz yönettik nice nice halkı, milleti,</p>

<p>Üstte tuttuk her zaman hakkı, adaleti,</p>

<p>Kısıtlamadık hiçbir zaman hürriyeti,</p>

<p>Üzerimizde taşıdık hep o büyük onuru.</p>

<p> </p>

<p>Gün geldi, fethin yerini aldı şatafat,</p>

<p>Böylece başladı, o malûm atâlet,</p>

<p>En sonunda Anadolu’ya dek ricat,</p>

<p>Kuva-yı Milliye’yle yükselttik suru.</p>

<p> </p>

<p>Türk yurdunu, yuvasını sever, yeşertir,</p>

<p>Güzelliklerle, güllerle süsler, bezetir,</p>

<p>Harabeleri gülşene çevirir de düzeltir,</p>

<p>Ey Türk bu töreni, sonsuza dek koru.</p>

<p> </p>

<p>Ey Türk, işte sana şanlı bir geçmiş,</p>

<p>Ecdadın vatan için canından geçmiş,</p>

<p>O hep iyiyi, doğruyu, güzeli seçmiş,</p>

<p>Bundan başka yerde arama sürûru.</p>

<p> </p>

<p>Bu geçmişe hayranız, olmuşuz aşık,</p>

<p>Kimseden çekinmeyiz, alnımız açık,</p>

<p>Bu gurura, bu onura, dünya tanık,</p>

<p>Tarihin ırmağında akarız, arı-duru.</p>

<p><strong>Şiire Not:</strong></p>

<p>Dünya tarihinde her Milletin ayrı bir yeri olsa da, bazı Milletler bazı özellikleriyle öne çıkmıştır. İngilizler dessas ve arabozucudur. Dessas demek, hileci ve tuzakçıdır. Tüm Dünyada İngilizler böyle kötü bir özellikle bilinir. ABD’liler vahşidir ve temellerinde Kızılderililere yaptıkları zulüm ve işkence vardır. ABD’liler vahşi oldukları kadar sömürgeci ve emperyalistlerdir. ABD’lilerin bu vahşi ve emperyalist özellikleri ataları İngilizlerden gelir. İngilizler sömürgecilik yola çıkarak Amerika’ya yerleşmişlerdir.</p>

<p>Osmanlılar yani Türkler de her gittiği Ülkeye adalet ve refah götürmüşlerdir. Fransızlar, İngilizler, Hollandalılar, İspanyollar, 1500’lü yıllarda başlattıkları Doğu Ülkelerini sömürme seferleri sonunda, gittiği her Ülkeye hem dilini ve hem de kültürünü zorla benimsetirken Osmanlı 600 yıl hâkimiyetinde tuttuğu Ülkelerde ne diline ne de kültürüne müdahale etmemiştir. Eğer Ülkelerin diline ve kültürüne müdahale etseydik, şu an Yunanistan’da, Bulgaristan’da, Macaristan’da, Eski Yugoslavya’da, Suudi Arabistan’da, Mısır’da, Libya’da ve tüm Ortadoğu’da herkesin Türkçe bilmesi gerekiyordu. Pakistan’da ve Hindistan’da herkesin İngilizce bilmesinin sebebi, elbette İngiliz sömürgeciliğinin bir sonucudur.</p>

<p>Osmanlı ve Türk olmak ayrı bir meziyeti ve ayrı bir hassasiyeti gerektirir. Türk ve Osmanlı geçmişte tüm Dünya’nın umudu ve kurtuluşu olmuştur. İnşaallah, gelecekte yine tüm Dünya’nın kurtuluşu ve umudu olacaktır.</p>

<p>İşte bu Kardeşiniz, ta ilk çocukluk yıllarından ve kendisini bildiği günden beri bu duygu ve düşüncelere sahiptir. İşte bu düşünce ve duygularla 13 yaşlarında iken yukarıdaki şiiri yazmıştır bu Kardeşiniz.</p>

<p>Bu şiiri sizlerle de paylaşmak istedim.</p>

<p>Yüce Rabbim (cc) yolumuzu açık ve bahtımızı ak eylesin. İnşallah</p>

<p><strong>Ahmet SANDAL</strong></p>

<p> </p>

<p> </p>

<p> </p>
]]></content:encoded>
<author>Ahmet Sandal</author>
<link>https://www.marasyenigun.com/yazarlar/ahmet-sandal/iste-biz-iste-tarih/401/</link>
<pubDate>Sun, 25 Feb 2018 19:55:02 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>SIFIR ATIK PROJESİ VE ÇEVRE BİLİNCİ</title>
<content:encoded><![CDATA[<p align="center">Bundan birkaç sene önce yazmış olduğum bir makalede Osmanlı zamanındaki evlerde hiçbir şeyin israf edilmediğini ve <strong><em>“sıfır atık”</em></strong> dediğimiz ve şimdilerde bir hedef ve program dahilinde sürdürülen projelerin, o vakitler kendiliğinden uygulandığını, evsel atıkların bir kısmının hayvanlara yiyecek olduğunu, bir kısmının (sebze, meyve atıklarının) evin avlusundaki bahçeye dökülerek doğal gübre olduğunu, neticede çer-çöp oluşmadığını belirtmiştim. Bu tespitlerim haklı bulunmakla birlikte, iki dönemin karşılaştırılması bakımından birkaç yönden de şahsıma itiraz gelmişti. Şöyle ki, <strong><em>Osmanlı zamanında, şimdiki gibi bu kadar fazla çeşitte atık olmadığı, plastik maddelerin bulunmadığı ve tüketim alışkanlıklarının da bu denli çok olmadığı belirtilmişti. </em></strong>Elbette, bu itirazlar haklıdır. Osmanlı zamanında plastik, kağıt-karton, ambalaj maddeleri belki de bugünkünün binde biri kadar bile değildi. Hayatımız plastik maddeler, hayatımız kağıt-karton, hayatımız ambalaj maddeleri ile doldu. Heryerde bu maddeler yoğun yoğun, yığın yığın kullanılmakta.</p>

<p>İşte tüketim maddelerinin, <strong><em>plastiğin, kağıt-kartonun ve ambalaj maddelerinin bu yoğun ve bu yığın kullanımı beraberinde çevre kirliliği, israf ve enerji kayıplarını beraberinde getirmiştir. </em></strong></p>

<p>İsrafın, çevre kirliliğinin önlenmesi ve enerjimizin doğru bir hedefe yönlendirilmesi için “<strong><em>sıfır atık”</em></strong> projesi şarttır.</p>

<p>İşte bu noktalardan hareketle Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, kurulduğu günden bu yana, (Çevre Bakanlığı, Çevre ve Orman Bakanlığı zamanları dahil olmak üzere) atıkların azaltılması ve mümkün olan en az seviyeye indirilmesi, çevre korumada vatandaş bilincinin artırılması, çevre kirliliğinin ortadan kaldırılması hedefi doğrultusunda çalışırken, son birkaç yıldır, hedefi <strong><em>“sıfır atık”</em></strong> şeklinde belirlemiş ve bunun için yoğun ve kapsamlı bir çalışma içerisine girmiştir. Bu proje gerekli ve elzem bir projedir. Çünkü, israflar, enerji kayıpları, çevre kirliliği, bilinçsizlik geleceğimizi her zamankinden daha fazla tehdit etmektedir. Bundan dolayı <strong><em>“sıfır atık”</em></strong> projesi büyük bir başlangıçtır. Huzur ve temizlik sıfır atık projesindedir. Sürdürülebilir gelişme bu projeye dahildir. Hayırlı ve uğurlu olsun.</p>

<p>Sıfır atık projesi, israfın önlenmesini, kaynakların daha verimli kullanılmasını, atık oluşum sebeplerinin gözden geçirilerek atık oluşumunun engellenmesi veya minimize edilmesi, atığın oluşması durumunda ise kaynağında ayrı toplanması ve geri kazanımının sağlanmasını kapsayan ve bu alanda vatandaşın duyarlılığını artırmayı hedefleyen atık yönetim felsefesi olarak tanımlanan bir projedir.</p>

<p>Sıfır atıkla ilgili buraya kadar anlattıklarımızdan ortaya çıkan hususları, daha doğrusu anahtar kavramları sıralayacak olursak, şu kelime ve kavramların altı çizilmelidir.</p>

<p><strong><em>“Tasarruf, çevre bilinci, hayat felsefesi, enerji kayıplarının önlenmesi ve sürdürülebilir gelişme, vatandaş duyarlılığı, temizlik ve huzur.”</em></strong> Tüm bu hususlar akla getirildiğinde, <strong><em>“sıfır atık”</em></strong> projesinin kâr üstüne kâr, yarar üstüne yarar olduğu hemen anlaşılacaktır.</p>

<p>Bir insanın, bir toplumun mutluluğunun satır başlarıdır, ana noktalarıdır bunlar.</p>

<p>İşte bu noktalardan hareketle Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, sürdürülebilir gelişme ilkeleri çerçevesinde atıklarımızı kontrol altına almak, gelecek nesillere temiz, gelişmiş bir Türkiye ve yaşanabilir bir dünya bırakmak noktasında mevcut sistemi daha düzenli, sistemli ve uygulanabilir bir temele oturtmak maksadıyla <strong><em>“sıfır atık”</em></strong> prensibini hedef alınmış ve <strong><em>2017 Haziran ayında bu projeyi başlatmıştır. </em></strong>Bu projede öncelikle adıgeçen Bakanlığın kendi ana hizmet binasından başlanmış ve pilot uygulama merkezden hareket almıştır. Daha sonra aşamalı olarak diğer yerlerde de uygulamaya geçilmiştir. Sıfır Atık Projesinin Bakanlık ana hizmet binasında uygulanmaya başlamasının akabinde <strong><em>Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın eşi Sayın Emine Erdoğan Hanımefendinin takdirleri ile 26.09.2017 tarihinde Sıfır Atık Projesinin Tanıtım Toplantısı Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde yapılarak sözkonusu projenin tüm Türkiye’de yaygınlaştırılması için çalışmalar hızlanmış</em></strong> ve kamuoyunda projenin tanınırlığı artmaya başlamıştır.</p>

<p>Sıfır atık projesi, Başkentimiz Ankara’dan itibaren aşamalı olarak tüm Ülkemiz genelinde, şehir şehir, kasaba kasaba, köy köy yaygınlaşıp hedefine doğru kararlılıkla sürdürülecektir. <strong><em>Projede kamu kurum ve kuruluşları, eğitim kurumları, alışveriş merkezleri, hastaneler, eğlence ve dinlenme tesisleri ve büyük iş yerleri büyük önem taşımaktadır. Tabi her ev ve her aile  bu projenin uygulanması da ayrı bir öneme sahiptir. </em></strong></p>

<p>Basından öğrendiğimiz kadarıyla ve çevremizden müşahede ettiğimiz üzere, son 1 yıl içerisinde bazı Belediyelerde bu hususta eğitim ve tanıtım toplantılarının arttığı, okullarda ve diğer benzeri yerlerde bu konuda çeşitli eğitim ve seminerlerin düzenlendiği, konuya olan ilgi ve desteğin hergeçen gün arttığı sevindirici bir gelişmedir.</p>

<p>Sıfır atık projesi tutmuş ve benimsenmiştir. <strong><em>Bundan sonra hedefine doğru gidecek ve gittikçe (varsa) aksayan yönleri de gözden geçirilerek 2023 yılında “sıfır atık” projesi %100 olarak tüm Ülkemiz sathında sağlanacaktır.</em></strong> Umudumuz bu yöndedir.</p>

<p>Sıfır atık projesi, belki de bundan önce bir ütopya ya da gerçekleşmesi zor bir hedef olarak zihinlerde ve akıllarda durmaktaydı. Ancak son 1 yıl içerisinde hayata geçirilmeye başlandı ve dalga dalga yayılarak Ülke sathında güzel sonuçlar alınmaktadır.</p>

<p>Sıfır atık projesinde emeğe geçen herkesi<strong><em>, Bakanımızdan başlayıp tüm yöneticileri ve tüm ilgili personeli tek tek kutluyor ve kendilerine bir vatandaş olarak hassaten teşekkür ediyorum.</em></strong></p>

<p><strong><em>Bu tebrik dileklerimle birlikte, tüm vatandaşlarımızı ve halkımızı bu projeye sahip çıkmaya, atıklarını gelişigüzel çöp kutularına atmaya değil, atıklarını kaynağında ayrıştırmak suretiyle, gerektiği şekilde değerlendirdikten sonra en son aşamada çöp kutularına atmaya çağırıyorum.</em></strong> Böylece israflar önlenecek ve daha temiz, daha huzurlu bir çevrede yaşama imkanımız artacaktır.</p>

<p>Sıfır atık projesi aynı zamanda Dinimizin de bir emridir. İsraf etmeyen, çevreyi koruyan, atıklarını gelişigüzel sokaklara atmayan insanları Yüce Rabbimiz (cc) sever. “<strong><em>Yiyin, için, ancak israf etmeyin. Şüphesiz Allah israf edenleri sevmez” </em></strong>ayet-i kerimesini yazımın en sonunda sizlere, önemine binaen, hatırlatıyorum.</p>

<p><strong>Ahmet SANDAL</strong></p>

<p> </p>
]]></content:encoded>
<author>Ahmet Sandal</author>
<link>https://www.marasyenigun.com/yazarlar/ahmet-sandal/sifir-atik-projesi-ve-cevre-bilinci/400/</link>
<pubDate>Fri, 23 Feb 2018 16:06:04 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>MAKSAT VE VASITAYI BİRBİRİNE KARIŞTIRMAK!</title>
<content:encoded><![CDATA[<p align="center"> </p>

<p>Hayatımız esasında baştan sona kadar, <strong><em>“maksat ve vasıta” </em></strong>arasında geçiyor. Hayatımızın çerçevesini <strong><em>“maksatlar ve vasıtalar”</em></strong> belirliyor.</p>

<p>Maksat, <strong><em>insanın varmak istediği</em></strong> hedef ve noktadır. Vasıta da bu <strong><em>maksada götüren ve hedefe ulaştıran </em></strong>her şeydir.</p>

<p>Hayatta şunu müşahede eyledim hep. Maksat ve vasıta birbirine karıştırılıyor. Maksat vasıta sanılıyor, vasıta da maksat sanılıyor. Yani, <strong><em>maksat ve vasıta arasında kafa karışıklığı</em></strong>, maalesef, yoğun bir şekilde yaşanıyor.</p>

<p>Maksat ile vasıta arasında kafa karışıklığı varsa, işte o takdirde, sonuç hüsran olur. Zaten, günümüzdeki hüsranların birçoğunun nedeni budur.</p>

<p><strong><em>“Maksat ve vasıta arasında kafa karışıklığı”</em></strong> derken neyi kastediyorum? Onu açıklayayım.</p>

<p>Öğrenci, bir üniversiteye kaydoluyor ve o üniversiteden mezun olmayı maksat olarak görüyor. <strong><em>Halbuki üniversiteden mezun olmak bir vasıtadır.</em></strong> Peki, maksat ne olmalıdır? Bir üniversite öğrencisi için, maksat,  bileğinin hakkıyla mezun olmak, mesleğinde iyi olmak ve işinin ehli olmaktır. Salt mezun olmak, bir maksat olmamalıdır. Mezun olmak ancak bir vasıta olabilir.</p>

<p>Bir kamu görevlisi, bir makama atanmayı maksat olarak görüyor ve o maksat için çırpınıyor da çırpınıyor. <strong><em>Halbuki, bir makama atanmak maksat olmamalıdır.</em></strong> O makam vasıta olmalıdır. Maksat, o makamda adil olmak, dürüst olmak ve kamu yararı doğrultusunda çalışmaktır. Bir makam ancak bir vasıta olabilir, maksat olamaz.</p>

<p>Bir esnaf, zengin olmayı bir maksat olarak görüyor ve bu maksat için çalıp çırpıyor. <strong><em>Hayır, hayır. Zengin olmak bir maksat olamaz, ancak bir vasıta olabilir.</em></strong> Zengin olmak ancak cömertlik, iyilik ve yardım için istenir. Maksat cömertlik, iyilik ve fakirlere yardım etmektir. Vasıta, zenginliktir. Zenginlik, maksat olamaz.</p>

<p>Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür.</p>

<p>Bu tespitler ışığında net olarak ifade ediyorum ki, insanlığa faydasız diplomayı, işinin ehli olmadığı bir unvana sahip olmayı neyleyim? Adaletle iş yapılmayan makam ve mevkii neyleyeyim? Doğru ve dürüst görev icra edilmeyen işleri neyleyeyim? Garip ve gurebaya faydası olmayan, sırf Allah rızası için hayır ve hasenatta bulunulmayan zenginliği neyleyeyim?</p>

<p><strong><em>Ehli olmadığın unvan ve meslekler, adaletle iş yapmadığın makam ve görevler, cömertçe yardım etmediğin zenginlik ve mülk, ateştir ateş, afettir afet.</em></strong></p>

<p>Sırf unvan ve meslek sahibi olmayı maksat bilirsen, sırf makam ve görev sahibi olmayı hedeflersen, sırf mal ve mülk elde etmeyi amaç edinirsen, inan sonu hüsran ve mutsuzluktur.</p>

<p>Öyle insanlar tanırım ki, <strong><em>“aldığı diplomanın hakkını vermediği için, atandığı makamda adaletle iş yapmadığı için, kazandığı parayı cömertlik içerisinde değerlendirmediği için, büyük ruhsal sorunlar yaşamıştır.”</em></strong> Bu sorunların ana nedeni, işin başından kaynaklanmaktadır. İşin başında <strong><em>“maksat ve vasıtanın karıştırılması”</em></strong> vardır. Halbuki, <strong><em>“diplomanın da, mesleğin de, makamın da, zenginliğin de hayırlısı olsun ve bunlar eğer hayır ve doğruluk içerisinde kullanılmayacaksa, olmasın daha iyi”</em></strong> diye düşünmüş ve bu noktadan hareket etmiş olsaydı, hüsrana uğramayacaktı.</p>

<p>Maksat ve vasıta hakkında görüşlerimi ve gözlemlerimi açıkladığım yazının bu noktasında, geçen gün bir seminerde yaşadığım bu diyaloga yer vermek istiyorum.</p>

<p>“Etik Değerler Semineri’nde”, dinleyicilere şu soruyu sordum: <strong><em>“Din bir maksat mıdır, yoksa vasıta mıdır?”</em></strong> Tabi, bu soru hassas bir soru. Kişiler, genellikle Din dediğimiz en ulvi ve en yüksek değeri, bir vasıta olarak görmeyi, çok da doğru görmüyorlar ve bu noktadan hareketle, “Din bir maksat” diye cevap verebiliyorlar. Buna benzer cevaplar aldığım bir ahvalde, Dini vasıta olarak görmenin çok da uygun olmadığını düşünen bir katılımcıya şu soruyu sordum: “<strong><em>Din’i tarif eder misin?”</em></strong> O kişi, Din’i şöyle tarif etti: <strong><em>“Din, insanları iyiye, doğruluğa, huzura ve mutluluğa götüren bir vasıtadır.”</em></strong> </p>

<p>Evet, o kişi Din’i tanımlarken <strong><em>“vasıta”</em></strong> demek durumunda kaldı. Evet, Din bir vasıtadır. Din bir maksat ve hedef değildir. Din bir vasıtadır <strong><em>ve maksat, “Rıza-ı İlahi’dir.</em></strong> Maksat, Yüce Rabbimizin (cc) rızasına ulaşmaktır. Bu rızaya ulaşmanın yolu da, Dinimizi ilke ve kurallarına göre, iyilik ve doğruluk içerisine olmak, salih amel işlemek ve ihlas içerisinde ibadet etmekten geçer. Buna nokta itibariyle, <strong><em>iyilik ve doğruluk, salih amel işlemek ve ibadet etmek de bir vasıtadır.</em></strong> <strong><em>Aslolan, bu vasıtayla Rıza-ı İlahi’ye ulaşmaktır.</em></strong></p>

<p>Kur’an-ı Kerim’de bir ayet-i kerime var. Bu ayet-i kerime için, Sevgili Peygamber Efendimiz (asm), <strong><em>“bu ayet beni ihtiyarlattı”</em></strong> diye buyurmaktadır. Bu ayet-i kerime, Hud Suresi, 112. ayettir. Ayetin meali şöyledir: <strong><em>“Emrolunduğun şekilde dosdoğru ol.”</em></strong></p>

<p>Evet, işte maksat bu olmalıdır. İşte hedef bu olmalıdır. <strong><em>“Dosdoğru olmak”.</em></strong> <strong><em>Bu maksat, bu hedef dışında her şey vasıtadır,</em></strong> vesselam.</p>

<p><strong>Ahmet SANDAL</strong></p>

<p> </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p> </p>
]]></content:encoded>
<author>Ahmet Sandal</author>
<link>https://www.marasyenigun.com/yazarlar/ahmet-sandal/maksat-ve-vasitayi-birbirine-karistirmak/399/</link>
<pubDate>Thu, 15 Feb 2018 19:40:47 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>YER: MARAŞ. GÜN: ON İKİ ŞUBAT.</title>
<content:encoded><![CDATA[<p>Yer: <em>Maraş.</em> Yıl: <em>Bin dokuz yüz yirmi.</em> Gün: <em>On iki şubat.</em> Haydi Şairim durma, şu <em>Ulu Destanı</em> bir de sen anlat.</p>

<p>Nerden başlasam bilemiyorum, nasıl anlatsam o destanı. Ben anlatamasam da, <em>Ey Türkoğlu sen ecdadını iyi tanı.</em></p>

<p>Acı dolu günlerdi o günler, yıl bin dokuz yüz on dokuzun sonları. <em>Fransız askerleri Maraş’ta, kimse daha önce görmemişti onları.</em></p>

<p>Uğursuz bir anlaşmanın hükümlerini bahane ettiler. <em>Sevr midir adı. Zaten Birinci Dünya Harbinden sonra kaçmıştı, Milletin ağzının tadı.</em></p>

<p>Anadolu’muz işgalde, topuna tüfeğine güvenen Fransız da Maraş’taydı.<br />
Tüm Anadolu gibi, Maraşlı da kabına sığmadı, <em>“La havle”</em> çekip gün saydı.</p>

<p>İşgalci Fransızlar ateşe barutla gidiyor, Maraş’ta kin tohumları ekiyordu. Maraşlı İslam’dan aldığı sabırla, irade içinde, devamlı <em>“La havle”</em> çekiyordu.</p>

<p>Fransız ateşle oynadığının farkında değildi, en büyük kin tohumunu o gece attı. <em>Bir Cuma Gecesi Kaleye Fransız bayrağı çekip Maraş’ı birbirine kattı.</em></p>

<p>Asla dayanamazdı, asla dayanamazdı Maraşlı Kalede başka bir bayrağa. <em>Ateş düştü artık, ateş düştü artık, Maraş’taki her dağa, her taşa, her ocağa.</em></p>

<p>Avukat Mehmet Ali Bey’in bildirisi: <em>“Ey Necip Osmanlı Milleti, vaktine hazır ol.”</em> Sen asla esir yaşayamazsın Müslüman Maraş halkı vaktin tamam, dol artık dol.</p>

<p>Avukat Mehmet Ali Bey’in işte bu bildirisi ateşledi artık fitili<em>. Kimse tutamaz Kahraman Maraşlı’yı, kimse tutamaz koca bir İl’i.</em></p>

<p>Cuma namazı Ulu Camide toplandı cemaat, hüzün artık doruğa çıktı. <em>İşte o gün, işte o gün, “Allah Allah” nidalarıyla Maraşlı bendini yıktı. </em></p>

<p><br />
<em>“Cuma namazı kılınamaz” dedi Rıdvan Hoca.</em><br />
O Fransız bayrağı Kalede öyle asılı durdukça.</p>

<p>Ezelden beridir hür yaşamış Türkoğlu, hiç esir düşer mi?  <em>Devamlı ay yıldız görmüş, başka bayrağa müsaade eder mi? </em> Etmez elbet, yırtar bendini, kırar zincirleri “Allah Allah” der,<br />
İşgalci Fransız’a “memleketimden defol”, “haydi Yallah” der.</p>

<p>Maraş Kalesine doğru bir insan seli başladı, kimse durduramaz. <em>İndirildi Fransız bayrağı, O gün Kalede kılındı Cuma ve namaz.</em></p>

<p>Ok yaydan çıkmıştı artık, o günden sonra başladı artık Maraş’ta savaş. <em>Her tarafta mermi, her taraf barut, kalmadı Maraş’ta taş üstüne taş. </em><br />
 </p>

<p>Kaç gün sürdü Maraş’taki bu destan, tarihlerde yazılıdır hepsi bir bir. <em>Maraşlı kararlı, Fransız’ı atacak yurdundan, elinde silah, dilinde tekbir.</em></p>

<p>Yer Maraş, günlerden yirmi bir ocak, yıl bin dokuz yüz yirmi. <em>Savaş daha şiddetlendi, patlıyor gökyüzünde binlerce top ve mermi.</em></p>

<p><br />
Maraş’ta son çarpışma tam yirmi iki gün, yirmi iki gece sürdü. Maraş’lı Şehrinden, işgalcileri sanki hayvan sürer gibi sürdü.</p>

<p><em>Yer Maraş, günlerden on iki şubat, yıl bin dokuz yüz yirmi.</em> Ezelden beridir hür yaşamış Maraş’lı hiç esir düşer mi! </p>

<p><br />
<em>Düşmez evelallah, asla düşmez, içindeki iman Nuruyla asla esir düşmez.</em><br />
Türkoğlu Türk vatanına sonsuza dek sahip çıkar, kimseye tuzak eşmez.</p>

<p>Başkasının vatanına göz diken işgalciler ne dün, ne bugün, ne yarın iflah olmaz. <em>Hürriyet ve bağımsızlık Müslüman’ın içinde yanan bir güldür, bu gül asla solmaz.</em></p>

<p>Unutulmaz Maraş’ın Kahramanları, Rıdvan Hoca, Sütçü İmam, Arslan Bey. Asla unutulmaz binlerce şehidimiz, gazimiz, hepsine de selam olsun hey, hey.</p>

<p>Kurtuluş Savaşı’nda Anadolu’nun ilk zaferi böyle, işte böyle kazanıldı. <em>Maraş’ın adı o tarihten sonra, altın harflerle “Kahraman” diye yazıldı.</em></p>

<p>Ey Kahramanmaraşlı, Ey yaşlı, genç, tüm hemşehrimiz. <em>Memleketinin değerini iyi bil, kolay kazanılmadı bu Şehrimiz.</em></p>

<p><em>Bu sözlerimle tüm şehid ve gazilerimizi bir kez daha rahmet ve minnetler anarım.</em> Bu topraklara layıkıyla sahip çıkamazsak asla gülmem, asla gülmem için için yanarım.</p>

<p>Bu topraklarda hepimiz birlik ve beraberlik içerisinde,<em> Edirne’den Diyarbakır’a, Artvin’den Muğla’ya, Hakkari’den Kars’a, Şırnak’tan Maraş’a tek vücut, tek ruh içerisinde, kardeş olarak yaşayacağız. </em>Vatanımıza, bu Kutsal Topraklara göz koyanların, gözlerini hep birlikte oyacağız. Bu böyle biline, ezelden, ebede. Bu böyle biline, ezelden, ebede.</p>

<p>Ahmet SANDAL</p>

<p> </p>
]]></content:encoded>
<author>Ahmet Sandal</author>
<link>https://www.marasyenigun.com/yazarlar/ahmet-sandal/yer-maras-gun-on-iki-subat/398/</link>
<pubDate>Sun, 11 Feb 2018 22:09:38 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>OKUMAK, OKUMAK VE OKUMAK</title>
<content:encoded><![CDATA[<p align="center"> </p>

<p>Okumak denilince iki husus aklıma geliyor. <strong><em>Birincisi Yüce Rabbimizin (cc) “oku” emri. İkincisi de “kitaplar.” </em></strong></p>

<p>Tabi bir üçüncüsü de okumaya odaklanmış insanlar. <strong><em>Mesela, bir Cemil Meriç’in bir kitap sahifesini gözüne doğru iyice yaklaştırarak okuması anında çekilmiş resmi.</em></strong> Bilindiği üzere Cemil Meriç, gençlik yıllarından itibaren okumaya çok meraklı bir Yazarımızdır. Bu nedenle göz sağlığı dahi bozulmuş olsa da, O asla okumaktan vazgeçmemiştir.</p>

<p>“Okumak, okumak ve okumak” denilince aklıma yalnız üç husus gelmiyor. Bir dördüncüsü daha var. <strong><em>Gelişmiş Ülke insanlarının (mesela bir Almanın, bir Japonun)  seyahat anında ellerinde kitap bulunması ve onu okumaya çalışması, bizim insanlarımızın ise seyahat anında boş boş sağa-sola bakması.</em></strong> Bu da aklıma geliyor.</p>

<p>Daha bitmedi. Beşincisi var. <strong><em>Dünya’da okuma alışkanlığının (mesela kitap ve gazete okuma alışkanlığının) en alt noktada olduğu Ülkeler arasında olduğumuz ve bir yılda basılan kitap sayısında, bir günde satılan gazete sayısında, neredeyse Afrika’nın en geri Ülkeleriyle aynı düzeyde olduğumuz gerçeği aklıma geliyor.</em></strong></p>

<p>Evet, okumayla ilgili bir altıncı gerçek daha var. <strong><em>Kütüphanelerimizin zavallı durumda oldukları.</em></strong> Sanırım <strong><em>Amerika Birleşik Devletlerindeki meşhur bir kütüphanedeki kitap sayısı bizim tüm Ülkemizdeki kütüphanelerde bulunan kitap ve materyal sayısından dahi fazladır. </em></strong>O kütüphanede,  470 dilde 29 milyondan fazla kitap, 58 milyon el yazması, son üç yüzyıl içinde dünyada yayınlanmış bir milyon gazete nüshası, 33 bin ciltlenmiş gazete, 500 bin mikrofilm, 6000'in üzerinde karikatür dergisi, dünyanın en büyük hukuki belgeler koleksiyonu, filmler, 5 milyona yakın harita, müzik notaları ve 2,7 milyon işitsel kayıt var.</p>

<p>Evet, gerçekler ortada. Başarı tesadüf değildir. Kalite şansa bırakılamaz. Adamların durumu ortada. Batılı diyerek, Dini Bizden değil diyerek, kaale almadığımız Adamların durumu ortada. Mehmet Akif Ersoy ne diyor: <strong><em>“Adamların işleri var, Dinimiz gibi. İşlerimiz var, Adamların Dini gibi.”</em></strong></p>

<p>Gelişmiş Batılıya yetişmek ve ilim ile teknolojide onları geçmek için onlar gibi çalışmalıyız. Onlar gibi okumalıyız. Onlar gibi işimize sadık olmalıyız.</p>

<p><strong><em>Okumak, okumak ve okumak.</em></strong> Gelin, bu hususta şu noktaları da birlikte düşünelim.</p>

<p>Yüce Rabbimizin (cc) <strong>“Oku”</strong> emrini nasıl anlamalıyız?” <strong><em>Kur’an-ı Kerim’in inen ilk ayeti hakkında hiç kafa yorduk mu? Oku emri hakkında hiç düşündük mü?</em></strong> “Cebrail (as) Sevgili Peygamberimize (asm) Allah’ın (cc) ilk ayeti babında <strong><em>“Oku”</em></strong> diye sesleniyor. Bu sesleniş okumaya olduğu kadar, ilme, araştırmaya, doğruluğa, salih amele, iyiliğe, güzelliğe, tefekküre, akla ve izana işarettir. <strong><em>Bunları hiç düşündük mü?</em></strong></p>

<p>Evet Yüce Rabbimiz (cc) Bize oku diye emrederken, tüm hayatı, kainatı tefekkür ile araştırmamamızı ve anlamamaya çalışmamızı emrediyor.</p>

<p>Bu emir tüm güzel iş ve emirleri kapsar. Oku derken esasta çağrı budur. Çağrı çok açıktır. Oku, yani <strong><em>“nasihat et, öğüt ver, hakka ve sabra çağır, salih amel işle, ibadet et.”</em></strong></p>

<p>Evet, “oku” diye emredilen husus, tamamen <strong><em>“olumlu ve güzel ne kadar iş varsa”</em></strong> hepsini içine alır. Biz buna <strong><em>“sırat-ı müstakim”</em></strong> de diyebiliriz. Peygamberimize (asm) emredilen, <strong><em>“Yaratan Rabbinin adıyla her daim sırat-ı müstakim’de ol”</em></strong> ve asla bu yoldan şaşma, şeklinde anlamak gerekir.</p>

<p>Bu emir aynı zamanda bizlere de birer emirdir. <strong><em>Sırat-ı müstakim üzere yaşamanın bir gereği de okumak ve araştırmaktır. Sırat-ı müstakim üzere yaşamanın bir gereği de tahkik-i iman’ı elde etmektir. </em></strong>Tahkik-i iman, her daim içimizde bize ilham edilen iyi ve güzel işleri fark etmek ve dışımızda da her an müşahede ettiğimiz muazzam ve uyumlu sistemi, hizmetimizi sunulmuş nimetleri, bir bütün olarak kainatı tefekkür etmek, yani okumak ve anlamaktır.</p>

<p>Okumak denilince bir de çocuklarımıza verdiğimiz şu tavsiye üzerinde durmak istiyorum. <strong><em>“Oku evladım!”</em></strong> Burada kastedilen de daha çok okumak ve ilim yönünde çalışmak değil de, bir meslek öğrenmek, bir fakülte bitirmek gibi anlaşılmaktadır. Halbuki, <strong><em>“çocuklarımıza yalnızca meslek kazandırmak için eğitim vermek, çok yanlıştır. Öncelikle “insan olmak” için eğitim şarttır. </em></strong>Aksi halde, <strong><em>“çocuk okur ve Vali olur da adam olamaz.”</em></strong> Bunun bir fıkrası var biliyorsunuz. Babası Oğluna en sonunda şöyle seslenmiş: <strong><em>“ben sana Vali olamazsın demedim ki, adam olamazsın dedim.”</em></strong> İşte bu en mühim husustur. Çocuklara değerler eğitimi daha ilkokulun ilk başlarında verilmelidir. Değerler eğitimden anladığımız şudur: “Ahlaklı ve erdemli olmak, adaletli davranmak, merhametli olmak, saygılı davranmak, hoşgörülü olmak, sevgi ve muhabbet ehli olmak ve benzeri hasletlere sahip olmak.” İşte değerler eğitiminde çocuklarımızın zihinlerine ve dimağlarına bu özellikleri yerleştirmek gerekir. <strong><em>İşte “oku” derken de anlaşılması gereken budur. Yani, Kuran-ı Kerim’de “oku” diye emredilen de budur.</em></strong></p>

<p>Öyleyse, <strong>“önce adalete, sevgiye, hoşgörüye, iyiliğe ve tüm manevi güzel hasletlere sahip olmak. Bunlarla birlikte maddi ilimler dediğimiz fizik, kimya, matematik gibi eğitimleri almak.” </strong>Benim <strong><em>“oku”</em></strong> emrinden anladığım işte budur. Vesselam.</p>

<p> </p>

<p><strong>Ahmet Sandal</strong></p>

<p> </p>

<p> </p>

<p style="margin-left:5.65pt;"> </p>
]]></content:encoded>
<author>Ahmet Sandal</author>
<link>https://www.marasyenigun.com/yazarlar/ahmet-sandal/okumak-okumak-ve-okumak/397/</link>
<pubDate>Tue, 06 Feb 2018 12:47:07 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>KIZILELMA = GÖNÜL ALMA</title>
<content:encoded><![CDATA[<p align="center">İnsanların hedefi olduğu gibi Milletlerin de Dünya yüzeyinde hedefleri vardır. Bu sözü bu şekilde değil de şu şekilde söylemek belki daha doğrudur: <strong><em>“Bazı insanların bu Dünya’da manevi hedefleri olduğu gibi bazı Milletlerin de bu Dünya’da manevi hedefleri vardır.”</em></strong></p>

<p>Elhamdülillah, bu Dünya’da hasbelkader gelmiş bir insan olarak manevi bir hedefim var. O hedef, <strong><em>“bu Dünya’da sırat-ı müstakim, yani ilim ve hikmet üzere yaşamak ve iyilik ile doğruluk üzere hareket etmektir.”</em></strong> İnşaallah bu hedefime vasıl olurum. <strong><em>“Niyet iyi, akıbet iyi.”</em></strong></p>

<p>Bu yazıda elbette şahsi planda ve bir insan noktasında hedeften bahsetmeyeceğim. <strong><em>Bu yazıda, Millet temelinde, Ümmet temelinde bir hedeften bahsedeceğim. </em></strong>Türk Milleti’nin hedefi olan, Kızıl Elma’dan bahsedeceğim. Elbette, bu hedef, ezelden ebede kutlu bir hedeftir. Türk Milleti’nin Ümmet-i Muhammed içerisinde yer aldıktan sonra da, bu hedefe doğru yürüyüşü daha da hız kazanmış ve daha da manevi bir hal almıştır. <strong><em>Biz Kızılelma hedefinde, Ecdadımızın yolunda, yürüyen bir nesiliz. Bu hedefi çok iyi biliyoruz ve ruhumuzda yaşıyor ve yaşatıyoruz.</em></strong> Ruhumuzda ezelden ebede yaşayan bu hedefe elbette vasıl olacağız.</p>

<p>Şimdi, bu hedefin ne olduğunu da net bir şekilde açıklayalım. Bundan önce, geçen hafta başlattığımız Suriye Afrin Harekatından bahsedeyim. Biliyorsunuz, <strong><em>Ordumuz önce havadan ve sonra da karadan Suriye Afrin’e girerek büyük bir askeri harekat başlattı. Maksadımız Ülkemizin güvenliği ve huzurudur. Bu güvenlik ve huzurun tesisi için Afrin’de yuvalanan terör örgütleri PKK/YPG ve benzeri şer odaklarını yok etmek gerekmektedir.</em></strong> Tabii bu hedefin yanında en büyük hedefimiz de, Dünya’da büyük bir güç olmaktır. İşte bu hedef için Suriye’ye giren ordumuzun bir askeri, kendisine <strong><em>“nereye gidiyorsunuz”</em></strong> diye soran bir gazeteciye, <strong><em>“Kızılelma’ya”</em></strong> diye cevap vermiştir. Bu cevap ve gazeteci ile askerimiz arasındaki bu küçük diyalog büyük bir ses getirdi ve bir haftadır gündemde <strong><em>“Kızılelma”</em></strong> var. Kızılelma Hedefimiz bir haftadır yoğun bir şekilde gündemde yer tutmaktadır.</p>

<p>Gelin bu yazıda, <strong><em>“Kızılelma, Kızılelma”</em></strong> dediğimiz bu hedef, bu maksat, bu yürüyüş nedir? Bunun üzerinde zihnimizi yoralım ve düşünce geliştirelim.</p>

<p><strong><em>"Kızılelma" Neresi?</em></strong></p>

<p>Esasında, <strong><em>Kızılelma,</em></strong> Doğu’dan Batı’ya doğru gerçekleştirilen her seferin maksadıdır. Bizim Batı’ya doğru ilerleyişimizin her adımı Kızılelma Ülküsünün bir yansımasıdır. <strong><em>“Kızılelma Batı’yı Ele Geçirme Ülküsüdür.”</em></strong> Batı’yı Ele Geçirme Ülküsü denildiğinde de sakın toprak ve mülk anlaşılmasın. <strong><em>Yani, Batı’yı toprakları ve mülkü için ele geçirmek gibi bir maksadımız asla ve kat’a olamaz. Zaten böyle bir maksadımız olduğunda, Bizim de sömürgeci Batılılardan farkımız kalmaz.</em></strong> Batılılar sömürge için ve emperyal maksatlarını gerçekleştirmek için devamlı Doğu’ya göz dikmişlerdir. O göz dikme tamamen maddi ve tamamen çapulcu bir anlayışın ürünüdür. Çapulcu Batılı yağma ve talan mantığıyla asırlardır Doğu’nun hazinelerine göz dikmiş ve İngiltere’si, Almanya’sı, Fransa’sı, Hollanda’sı, İtalya’sı, İspanya’sı çok asırlar öncesi bu yağmayı başlatmıştır. Bu yağmaya daha sonra ABD’si, de katılmıştır. <strong><em>Bu Devletler sömürgecilikte önde giden alçak Devletlerdir.</em></strong> Doğu devamlı surette bu alçak vahşiler tarafından sömürülmüştür. Sözde medeni, ancak özde birer vahşi olan bu saydığım Devletler Doğu’yu ve özellikle de Müslümanları hedef tahtasına alarak düşman görmüşlerdir. Bu alçak Ülkeler, Bizleri Haçlı mantığıyla devamlı olarak sömürmüş ve Bizleri esaret altında tutmaya çalışmıştır. <strong><em>Biz ise bu vahşilere, yani Batılılara medeniyet götürmüşüz. Kızılelma Ülküsü, Batı’yı Ele Geçirerek onlara medeniyet götürme hedefidir.</em></strong></p>

<p>Batı, Dünya’daki kötülüğün mihveri ve merkezidir. O mihver ele geçirilerek kötülük ortadan kaldırılmalıdır. <strong><em>Kızılelma Ülküsü Batı’nın kötülüğünü ortadan kaldırmak hedefidir.</em></strong>Bizim ecdadımızın Batı’ya yönelik her seferinin ana düşüncesinde Batı’nın kötülüğünü yok etmek ve ıslah etmek mevcuttur. Çünkü Batı ve özellikle Vatikan Kötülük Merkezi olarak görülmektedir.</p>

<p>Şimdi burada bir açıklamada daha bulunmak istiyorum. <strong><em>Batı Kötü derken, elbette tüm Batılıları kötü olarak nitelendirmiyorum. Vatikan kötü derken elbette tüm Hıristiyanları kötü olarak nitelendirmiyorum. </em></strong>Öyle Batılı insan vardır ki masumdur, iyidir ve insani yönden çok üst noktadadır. Bunlara saygım vardır. Öyle Hıristiyan vardır ki, yüreği iyidir, aklı-ı selimdir, vicdani ve insani yönden de örnek alınacak noktadır. Bunlara elbette saygımız vardır. <strong><em>Bizim Batı Kötü derken kasdımız, Batı’ya asırlardır hakim olan sömürgeci zihniyet ve Haçlı Düşüncesidir. İşte kötü olan bu zihniyet ve düşüncedir.</em></strong> Biz de zaten Batı’nın zihniyetini ve Haçlı Düşüncesini ortadan kaldırmaya çalışıyoruz. Bizim Kızılelma dediğimiz hedef esasta budur.</p>

<p><strong><em>Evet Dostlar, Osman Gazi'nin Bizans üzerine gitmesi, Fatih Sultan Mehmed'in İstanbul'un fethi ve ardından Vatikan'daki Papalığı ortadan kaldırmak üzere sefere çıkması, Osmanlı'nın Viyana muhasarası hepsi de birer Kızıl Elma'dır. Kötülüğü ortadan kaldırmak üzere yapılan her Türk ve Osmanlı Seferi, bir Kızıl Elma'dır.</em></strong> Kızıl Elma bir değil bin ayrı noktadadır. Ancak merkezi tek bir yerdedir. O nokta Vatikan'dır.</p>

<p>Fatih Sultan Mehmed asıl noktayı hedef almıştı. Hedefi tam onikden vurmak istiyordu. Fatih, <strong>"kötülüğün merkezi Vatikan”ı ele geçirmeyi planlamıştır.</strong> Fatih Sultan Mehmed işi kökünden çözmek istiyordu. Bu planını öğrenen Papa'nın Adamları Fatih'i zehirleyerek şehid ettiler. Bu hedef o tarihte gerçekleşseydi ne olurdu? Kıyametin kopmaması için sebep kalmazdı. <strong><em>Kötülük merkezi Papalık ortadan kaldırılacak, Kızıl Elma'ya ulaşılacak, ondan sonra “sen sağ, ben selamet, gelsin kıyamet.”</em></strong>Ancak, Bizim kıyamet kopana kadar yapacak çok işimiz ve yerine getirecek çok görevimiz var. Kızılelma işte bu görev ve hedeftir.</p>

<p>Evet, <strong><em>Batılıların sömürgeci maksatlarla düşündükleri Haçlı Seferleri varsa, Bizim iyilik hedefli bir Kızılelma’mız var.</em></strong> Bu hedefe varacağız, İnşallah.</p>

<p>Kızılelma, kötülüğü ortadan kaldırıp iyiliği yaygınlaştırıp tüm Dünya’nın gönlünü kazanmaktır.</p>

<p><strong><em>“Ey Dostlar, Kızılelma esasında gönül almadır.”</em></strong> Vesselam.</p>

<p> </p>

<p><strong>Ahmet Sandal</strong></p>

<p> </p>

<p> </p>

<p> </p>
]]></content:encoded>
<author>Ahmet Sandal</author>
<link>https://www.marasyenigun.com/yazarlar/ahmet-sandal/kizilelma-gonul-alma/396/</link>
<pubDate>Fri, 26 Jan 2018 11:00:03 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>ÖNÜMÜZDEKİ 20 YILDA İKİ KRİTİK SEKTÖR: SAVUNMA VE TARIM</title>
<content:encoded><![CDATA[<p>İnsanların yaratıldıkları ilk günden beri şu iki şey çok mühimdir ve çağlar geçse, asırlar değişse, şu iki ihtiyaç her daim önemini korur. Bu iki husus, <em>“gıda ve savunma ihtiyacıdır” </em></p>

<p>Her dönemde, her toplumda mutlaka gıda ihtiyacı olmuştur.  Bunun yanında, her toplum ve Devlet öncelikle kendisini güvence altına almak ve içeriden ve dışarıdan gelecek tehdit ve tehlikelere karşı korunmak ister.</p>

<p>İlk tarihlerden bugüne önem ve önceliğini koruyan bu iki sektör, bundan sonra daha da büyük önem arzetmektedir.  <em>Yakın gelecekteki 15-20 yıl içerisinde uluslararası mücadele ve güç dengesi işte bu iki husus etrafında şiddetli bir şekilde cereyan edecektir.</em></p>

<p>Şimdi diyeceksiniz ki, tarım ve savunma önemli de, eğitim, enerji, sanayi, ticaret ve diğer sektörler önemsiz mi? Elbette, öyle demek istemiyorum. <em>Eğitim, enerji, sanayi, küçük ve büyük sanatlar, ticaret, ulaşım, hizmetler ve tüm sektörler elbette çok mühimdir ve Ülkelerin kalkınmasını belirler.</em></p>

<p>Ancak, ben başlıkta <em>“tarım ve savunma”</em> derken esasında dijital çağın yakın gelecekte ulaşacağı yeni gelişme trendi içerisinde çok önemli noktalara dikkat çekmek istiyorum.</p>

<p>Dünya’da çok süratli bir dönüşüm ya da değişim yaşanıyor. Şu an 20’li yaşlarda olanlar, kendilerinden yalnızca 10 yaş büyük olanları dahi, bir önceki nesil olarak nitelendirip daha geri ve dijital yönden daha zavallı görerek beğenmiyorlar.  1990’lı yıllarda doğanlar bu Ülkede internet ve normal tuşlu cep telefonu çağını dolu dolu yaşadılar. Ardından 10 yıl sonra 2000’li yıllarda doğanlar sosyal medya ve akıllı cep telefonları çağını doyasıya yaşadılar. İşte bu iki neslin ikincisi dahi, birincisini geri ve ilkel bulurken, bu iki neslin, 1960’lı, 1970’li ve 1980’li yıllarda doğanlara nasıl baktıklarını varın siz düşünün!</p>

<p>Başdöndürücü ve hızlı değişim ve dönüşüm dönemleri geçiriyoruz. Hem insanlık ve hem de toplum olarak.  Teknoloji müthiş bir hızla farklı farklı alanlarda, inanılması güç başarılara imza atıyor. İnsanoğlu 3 sanayi aşamasını çok uzun yıllar, hatta asırlar geçirerek aşmış ve 21. Yüzyılda, 4. sanayi devriminin eşiğine varılmıştır. Buna <em>“Endüstri 4.0”</em> denilmektedir.</p>

<p><em>Endüstri 4.0 nedir? </em>Sanayide devriminde 4. aşama demektir. <strong>İlk sanayi devrimi</strong> <em>(Endüstri 1.0)</em> su ve buhar gücünü kullanılması ve mekanik üretim sistemlerinin sanayide etkin rol oynamasıdır. <strong>İkinci sanayi devrimi </strong><em>(Endüstri 2.0),</em> elektrik gücünün sanayide etkin rol alması ve seri üretimin artmasıdır. <strong>Üçüncü sanayi devriminde</strong> <em>(Endüstri 3.0)</em> ise dijital devrim, elektroniklerin kullanımı ve BT <strong>Bilgi Teknolojileri</strong>nin gelişmesiyle üretimde otomasyon sistemlerinin zirveye ulaşmasıdır.  <em><strong>Endüstri 4.0</strong></em><em> ya da diğer adıyla 4. Sanayi Devrimi, birçok yeni ve modern otomasyon sistemini, etkin ve hızlı veri alışverişlerini ve bunlara dayalı üretim teknolojilerini içeren bir kavramdır. Bu devrim akıllı ve dijital üretim sistemlerinin akla, hayale gelmedik alanlarda kullanılması ve özellikle de <strong>“yapay zeka”</strong> kavramının öne çıktığı gelişmeler dizisidir. </em></p>

<p> Bu yeni dönemde, <em>“yapay zeka, artırılmış gerçeklik, 3D Printing, nanoteknoloji, genetik, kuantum bilgisayarlar, büyük veri, veri analitiği, robotik gibi”</em> kavram ve gelişmeleri sık sık duyacaksınız. Bu yeni dönemde, belki de bazı meslekler yok olacak ve bazı yeni meslekler ortaya çıkacaktır.  Belki de 2020’li yıllardan sonra, bazı mesleklerde ve bazı alanlarda (veri analizi, kodlama, banka gişe memurluğu, müşteri temsilciliği, güvenlik memurluğu, danışma memurluğu, bazı mühendislik dalları, kalite kontrol, çağrı merkezi çalışanları, mağaza satış temsilcileri, fon yöneticileri, yönetim danışmanları vb gibi işlerde) “yapay zeka” kullanılacaktır.  Peki “y<strong>apay zeka”</strong> nedir? Onu da şöyle tanımlayalım: <em>“Bir bilgisayarın veya bilgisayar kontrolündeki bir robotun çeşitli faaliyetleri zeki canlılara benzer şekilde yerine getirme kabiliyetidir.”</em> Yapay zeka denildiğinde akla <em>“yeni tür robotlar”</em> gelmelidir. Bu robotlar ki, gelişmiş programlar yüklenerek çok fonksiyonlu işler yapabilmektedir. Mesela, bir örümcek gibi, bir böcek gibi beş altı ayaklar takılan bu robotlar çok hızlı hareket edebiliyorlar. Bir yerden bir yere hızlıca geçebiliyorlar. Peki, bu robotlar birer saldırı unsuru olarak planlandığında ve uzaktan kontrol edilen insansız hava araçları (droneler) ile bir bölgeye doğru fırlatıldığında programlandıkları şekilde karşı kuvvetlere zarar verebilirler mi? Elbette verebilirler. Mesela, bir askeri kuvvetin ortasına fırlatılan bu robotlar, içlerine yerleştirilmiş bombalar vasıtasıyla nice nice kuvveti darmadağın edebilir. Düşünün bundan 20-30 sene sonrasını, <em>yüzbinlerce yapay zeka ile robot imal edildiğini ve bunların droneler ile bir Ülkeye doğru saldırtıldığını?</em> Olur mu olur! İhtimal mi ihtimal. Evet, yapay zeka ile savaşmak üzere robot üreten bir Ülkenin, kendisi hiçbir canlı zayiat vermeden, binlerce cana zarar vermesi mümkün görünüyor. İşte bu noktadan hareketle Bizler de Ülke olarak, <em>gereken tedbirleri almamız ve Endüstri 4.0 çağına uygun savunma stratejileri ve saldırı sistemleri oluşturmamız gerekmektedir.  </em></p>

<p>Yazımızın başlığında geçen 2 kritik sektörden savunmayla ilgili hususa böyle dikkat çektikten sonra gelelim tarım konusuna.</p>

<p><em>“Tarımda kendi kendine yeten Ülke olduğumuz yıllar çok geride kaldı.”</em> Artık, et, tahıl ya da benzeri tarım ürünlerini başka Ülkelerden alıyoruz. Maalesef . Bu acı gerçeği artık bir çocuk dahi biliyor. İşte, gelecekte bu durum bir Ülkenin bağımsızlığına dahi zarar verebilir. Gıdası, yiyeceği, eti ve tahılı olmayan bir Ülkeyi esir almak dahi mümkündür. Ne yapıp etmeliyiz ve tarımda kendi kendimize yeter ülke haline gelmeliyiz.</p>

<p>İsrail, bizim 1000 metre kare alanda yetiştirdiğimiz kadar domatesi, yalnızca 1 metre kare alanda yetiştiriyorsa, şapkamızı önümüze koyup düşünmeliyiz. İsrail, tüm Dünya’ya sebze ve meyve tohum satıyorsa ve bu tohumlar toprağın kimyasını bozuyorsa, oturup da düşünmeli, bu ciddi soruna çözüm üretmeliyiz. <em>İsrail’in Dünya’ya sattığı tohumları kendi Ülkesinde kullanmadığı da bir gerçektir.</em></p>

<p>Bu yazıda, bir Ülkenin geleceğine çok önemli yer tutan iki hususa, <em>savunma ve tarım sektörüne </em>dikkat çektim. İnşaallah bu 2 sektörde de, gelecek <em>20 yılı ve daha uzun vadeyi kapsayan proje ve planlamalar yapılıyordur</em>. Umudumuz bu yöndedir. <em>Allah (cc), umutlarımızı boşa çıkarmasın. </em>Amin</p>

<p>Ahmet SANDAL</p>
]]></content:encoded>
<author>Ahmet Sandal</author>
<link>https://www.marasyenigun.com/yazarlar/ahmet-sandal/onumuzdeki-20-yilda-iki-kritik-sektor-savunma-ve-tarim/395/</link>
<pubDate>Mon, 22 Jan 2018 18:38:22 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>ÇALIŞMAK ÇALIŞMAK VE ÇALIŞMAK</title>
<content:encoded><![CDATA[<p>Varsın ne olduğu belli olmayan Napolyon <em>“para, para, para”</em> desin, ben <em>“çalışmak, çalışmak ve çalışmak”</em> diyorum. Napolyon’un ne olduğu belli değil derken, <em>“acayip bir adam</em>” olduğunu belirtiyorum. Napolyon kimdir? Yahudi mi, mason mu? Bir pragmatist mi, hırstan şaşkına dönmüş biri mi? Bu adam o kadar belirsiz ki, kimilerine göre Müslüman olduğu iddia edilse de, kimileri tarafından da sırf Mısır Seferinde, Mısır’daki Müslüman halkı yanına çekmek ve direnişi kırmak için dağıttığı bildirilerde <em>“Müslüman olduğunu”</em> söylediği iddia edilmiştir.  <em>Kim olduğu belli olmayan Napolyon “para, para, para” diye nakarat çekerken, derdi ve maksadı “savaş kazanmak”tır. Bizim derdimiz ise insanlarımıza “çalışmanın, üretmenin ve helal kazancın önemini anlatmaktır. Bizim maksadımız insanlarımıza huzur ve mutluluk yollarını göstermektir.</em></p>

<p> </p>

<p>Evet, bizi kurtaracak olan çalışmaktır. Hem Dünyada ve hem de Ahirette bizi kurtaracak olan çalışmaktır. <em>Çalışmak huzur ve mutluluktur.</em> Kim ki çalışmıyorsa huzursuzdur<em>. Kim ki çalıştığı yerde görüntüde çalışıyor görünüyorsa alçaktır ve o da esasında huzursuzdur.</em></p>

<p> </p>

<p>Dünya’da doğrulukla çalışmak, rızık aramak ve helalinden kazanmak, mutlulukların en büyüğüdür. Çoluk çocuk yetiştirmek ve bu yetiştirilen çocukların nafakasını, geçimini el emeğiyle helalinden sağlamak en büyük huzurdur. Sevgili Peygamber Efendimiz (asm) <em>“İnsan, elinin emeğinden daha hayırlı bir lokma yememiştir. Allah'ın elçisi Dâvût (a.s) da, kendi elinin emeğini yerdi”</em>diye buyurmuştur. Kur’an-ı Kerim’de bu hususta şu ayete dikkat çekmek istiyorum: <em>“Bilsin ki insan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur.”</em>(Necm Suresi, 39)</p>

<p> </p>

<p>Evet, Dinimizin iki ana kaynağında, ayetlerde ve hadislerde çalışmanın önemi sık sık anlatılmış ve bizlere öğüt verilmiştir.</p>

<p> </p>

<p>Bu ayetlerden ve hadislerden bazılarını sizler için aşağıda sıralıyorum:</p>

<p> </p>

<p><em>Ayetler:</em></p>

<p> </p>

<p>“Allah’ın sana verdiği şeylerde ahiret yurdunu ara. Dünyadan da nasibini unutma. Allah’ın sana iyilik yaptığı gibi sen de iyilik yap ve yeryüzünde bozgunculuk isteme. Çünkü Allah bozguncuları sevmez.” (Kasas Suresi, 77)</p>

<p><br />
“Allah’ın, kiminizi kiminize üstün kılmaya vesile yaptığı şeyleri (haset ederek) arzu edip durmayın. Erkeklere kazandıklarından bir pay vardır. Kadınlara da kazandıklarından bir pay vardır. Allah’tan, onun lütfunu isteyin. Şüphesiz Allah her şeyi hakkıyla bilendir.” (Nisa Suresi, 32)</p>

<p> </p>

<p><em>Hadisler:</em></p>

<p> </p>

<p>"Kişi çalışmakta kusur ederse (az çalışırsa) Allah onu gam ve gussaya müptela kılar."  "Hiç bir kimse kendi elinin emeği ile kazandığından daha hayırlı bir lokma asla yiyemez". "Allahım! Tembellikten, korkaklıktan, ihtiyarlığın verdiği düşkünlük ve cimrilikten sana sığınırım".  "Doğru sözlü ve her konuda güvenilen bir ticaret adamı Ahirette peygamberler, sıddîkler ve şehitlerle beraber olacaktır". "İnsanın yiyip içtiklerinin en helal ve bereketli olanı, çalışıp kazanarak elde ettiğidir". "Birinizin sırtında odun destesi taşıması, insanlara gidip el açmasından daha iyidir".</p>

<p> </p>

<p>Yüce Rabbimiz (cc), <em>“çalışın ve benden isteyin, ben sizin çalışıp da istediklerinizi veririm, hazinem sonsuz”</em> diye beyan ediyor. Sevgili Peygamberimiz (asm) de <em>“tembellikten Yüce Rabbimize sığınıyor ve bizleri çalışmaya, doğruluğa ve helal kazanca teşvik ediyor.”  </em></p>

<p> </p>

<p>Evet, durum bu kadar net ve açıktır. <em>Çalışmak, çalışmak ve çalışmak.</em> Hem mutluluk kaynağı ve hem de Rabbimizin (cc) emri ve Sevgili Peygamberimizin (asm) tavsiyesidir. Fazla söze gerek yok. Çalışmak bizi kurtaracak tek yoldur. Hem tek tek fert olarak ve hem de tüm Millet olarak, ancak bizi çalışmak kurtarır.</p>

<p> </p>

<p>Yazımın sonunda çalışmayla ilgili bir şiirimi sizlere takdim ediyorum.</p>

<p> </p>

<p>ÇALIŞ DEDİ BABAM</p>

<p> </p>

<p>Al eline kazma kürek, <br />
Çalış dedi benim babam. <br />
Dünyada çalışmak gerek, <br />
Çalış dedi benim babam.</p>

<p> </p>

<p>Çalışmanın yoktur yaşı, <br />
Muhtaç olma da taş taşı, <br />
Evine götür hep helal aşı, <br />
Çalış dedi benim babam.</p>

<p> </p>

<p>Boş duranın kışı bitmez. <br />
Koşturanın hızı dinmez. <br />
Aç kalanın yüzü gülmez. <br />
Çalış dedi benim babam.</p>

<p> </p>

<p>Çalışmadan yaşanılmaz oğlum, <br />
Bugün varım, yarın yokum, <br />
Sensin benim tek umudum, <br />
Çalış dedi benim babam.</p>

<p> </p>

<p>Sevilmez asla aylak yatan, <br />
Çalışmıştı senin atan, <br />
Çalış ki kurtulsun vatan, <br />
Çalış dedi benim babam.</p>

<p> </p>

<p>Ahmet SANDAL</p>
]]></content:encoded>
<author>Ahmet Sandal</author>
<link>https://www.marasyenigun.com/yazarlar/ahmet-sandal/calismak-calismak-ve-calismak/394/</link>
<pubDate>Sat, 13 Jan 2018 22:06:20 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>ŞAİRLER VE KAR SEVGİSİ</title>
<content:encoded><![CDATA[<p align="center">Şairler hassas duygunun insanıdır. Her şeye farklı bakmak ve daha detaylarla ilgilenmek ve ince düşünmek şairlerin kârıdır. Bu sözü söyledikten sonra şunu da hassaten belirteyim: “<strong><em>Şair var, bir de şaircik var. Benim gözümde şaircik, saçma sapan laflar söyleyen insandır. Onlar elbette hassas duygunun insanı olamaz.</em></strong>” Benim gözümde şair denilince, Mehmed Akif Ersoy, Necip Fazıl Kısakürek, Yunus Emre, Karacaoğlan, Fuzuli, Nabi, Şadi Şirazi, Şehriyar, Abdurrahim Karakoç, Cahit Zarifoğlu, Yahya Kemal, Aşık Veysel, Arif Nihat Asya, Erdem Beyazıt, Mehmet Akif İnan, Sezai Karakoç, Cenap Şahabettin  ve bu şairler gibi hakkı haykıran ve doğrudan asla şaşmayan insanlar gelir. Aksi halde bu niteliklere uygun değillerse benim gözümde şair değillerdir, birer şairciklerdir.</p>

<p><strong><em><u>Şiirde hikmet vardır, şairler de hikmetli insanlardır.</u></em></strong> Bu benim şiir ve şaire bakışımın esas mihverini ve çerçevesini oluşturur.</p>

<p>Bu çerçeve içinde, <strong><em>“şairler farklı insanlar azizim” </em></strong><em>diyorum. </em>Bu kesin. Öyle farklılar ki, Nasreddin Hoca’nın merkebine ters bindiği gibi hayata tersten bakarlar. O bakışta başka bir mana vardır. Hayata daha net bakmak için belki de Nasreddin Hoca gibi merkep üzerine ters oturmak ve şairler gibi tersten bakmakta fayda vardır. Tersten bakmak derken de, farklı bakmak ve belki de en üst noktadan ve geniş yelpazeden bakmayı kastediyorum.</p>

<p>Bu yazıda <strong><em>“şairlerin kar sevgisi”</em></strong> üzerinde duracağım için diğer özellikleri üzerinde fazla durmamak gerekir. Belki de diğer özelliklerine bir başka yazıda yer veririz.</p>

<p>Evet, şairler güzeli severler. <strong><em>Şairler karları da severler.</em></strong> Kar güzel bir nimet. Allah’tan bir hikmet.</p>

<p>Kendimi şair görüyor muyum, onu dahi bilmiyorum. Ancak, <strong><em>“güzeli ve karları sevdiğime göre bende şairlik var”</em></strong> diyorum. Tabi bu söz işin latife kısmı.</p>

<p>Şöyle bir düşündüm, karlarla ilgili belki 3-4 şiirim var. Bu Şiilerime şiir kitaplarımda yer verdiğimi hatırlıyorum.</p>

<p>Birinci Şiir Kitabımın 32. sayfasında <strong><em>“Beyaz Hayaller”,</em></strong> Üçüncü Şiir Kitabımın 118. sayfasında <strong><em>“Penceremde Kar, Kâlbimde Yâr”</em></strong> isimli şiirlerim yer almış olup, bu şiirler kar sevgisini anlatmaktadır.</p>

<p>Kar sevgisini şiirlerinde işleyen şairler denilince benim aklıma ilk olarak Cenap Şahabettin ve şiiri <strong><em>“Elhan-ı Şita”</em></strong> gelir.</p>

<p style="margin-left:5.65pt;"><strong><em>“Bir beyaz lerze, bir dumanlı uçuş,</em></strong></p>

<p style="margin-left:5.65pt;"><strong><em>Eşini gaib eyleyen bir kuş gibi karlar</em></strong></p>

<p style="margin-left:5.65pt;"><strong><em>Geçen eyyâm-ı nevbaharı arar”</em></strong> şeklindeki dizelerle başlayan kar şiiri uzun bir şiirdir. Şiirde şair kar hakkında çeşitli teşbihlerle anlatımlarda bulunur.</p>

<p>Sezai Karakoç’un karla ilgili mısraları şöyledir.</p>

<p align="left"><em><strong>"Ben bu şiiri yazdım aşık çeşidi </strong></em><br />
<strong><em><em>Öyle kar yağdı ki elim üşüdü </em><br />
<em>Ruhum seni düşününce ışıdı </em><br />
<em>Her şeyi beni anlayınca anlayacaksın"</em></em></strong></p>

<p align="left"><em>Yahya Kemal’den de bir beyit sunalım, karla ilgili.</em></p>

<p align="left"><strong><em>"Bin yıldan uzun bir gecenin bestesidir bu; </em></strong><br />
<strong><em><strong>Bin yıl sürecek zannedilen kar sesidir bu."</strong></em></strong></p>

<p><strong>Karlı bir günde pencere başında oturmak ve </strong><strong><em>“Rahmet tecellisi olarak yağdırılan karları”</em></strong><strong> seyretmek insanda ayrı bir tefekkür boyutudur. Hele o insan bir de şairse o boyuttan bir şiir meydana gelir. Biz de bir gün pencere kenarında kar yağışına bakarken şu şiiri yazmıştık. Ne de olsa serde şairlik vardı ve yürekte de kar sevgisi mevcuttu. Bu durumda elbette karlar için şiir yazmak bir gereklilikti. Ben de elhamdülillah karlar için şiir yazdım. </strong></p>

<p><strong>İşte bu şiirimi, yazımın sonunda, bir kış günü ve karların Ülkemizin dört bir yanına yağdırıldığı bir vakitte sizlere sunuyorum.</strong></p>

<p><strong>PENCEREMDE KAR / KÂLBİMDE YÂR</strong></p>

<p>Kar yağar, her yeri beyaz bir örtü bürür.<br />
Herkes onda nice nice güzellikler görür.<br />
Çocuklarda ayrı bir neşe, sevinç ve sürûr.<br />
Benimse penceremde kar, gözlerimde yâr.</p>

<p>Ağaçlar bembeyaz bir şalı giyinmiş gibidir.<br />
Yollara bembeyaz bir halı serilmiş gibidir. <br />
Çocuklara Dünyanın malı verilmiş gibidir.<br />
Benimse penceremde kar, gönlümde yâr.</p>

<p>Gece karanlığında karlar daha güzel yağar.<br />
Gecenin zulmeti, sanma ki bu saflığı boğar.<br />
Vakti saati geldiğinde, güneş elbette doğar.<br />
Benimse penceremde kar, kâlbimde yâr.</p>

<p>Karlarda el ele aşıklar, sanki sevinçten uçar.<br />
Soğuk da neymiş, sanki yüzlerinde çiçek açar.<br />
Her şeyi unutup da sanki bu Dünyadan kaçar.<br />
Benimse penceremde kar, yüreğimde yâr.</p>

<p>Öyle bir şey ki bu, insana her şeyi unutturur.<br />
Kimisi sevinçli, kimisi de içli bir türkü tutturur.<br />
Kar bu, insana sıcak, soğuk demez yutturur.<br />
Benimse penceremde kar, sözlerimde yâr.</p>

<p> </p>

<p><strong>Ahmet SANDAL</strong></p>

<p align="left"> </p>
]]></content:encoded>
<author>Ahmet Sandal</author>
<link>https://www.marasyenigun.com/yazarlar/ahmet-sandal/sairler-ve-kar-sevgisi/393/</link>
<pubDate>Mon, 25 Dec 2017 17:07:43 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>DENETİM…</title>
<content:encoded><![CDATA[<p>   Yönetmek demek, bir anlamda işleri takip ve kontrol etmek yani denetlemek demektir. Denetimsiz bir yönetimden bahsedilemez. Fabrikada, Bakkalda, manavda, hastanede, okulda ve kışlada… her sahada işlerin kanun ve yönetmeliklere uygun yapılıp yapılmadığının yolunda gidip gitmediğinin, kontrol edilmesi, çalışanların hal ve hareketlerinin denetlenmesi, kurallara uymayanlara idari disiplin, suçun niteliğine göre adli işlem yapılması denetimin gereğidir.</p>

<p>   Devlet, her sahada, bütün kurum ve kuruluşlarında denetimi yapmak zorundadır. Yoksa hâkimiyet ve hükümranlık hakkını kullanmamış olur. İşler çığırından çıkar. Kişiler sapıtır, bir kısım yüksek makam sahipleri güç zehirlenmesi yaşamaya başlar. Kendini demir yumruk zannederek mahiyetinde çalışanları ezmeye ve onlara angarya işler yüklemeye, bundan da hedonist bir keyif alınmaya başlarlar.</p>

<p><strong>   Hukuk devletinde kimse sorgulanmaz, yargılanmaz konumda değildir.</strong> Herkesin hakları olduğu gibi sorumlulukları da vardır. Sorumluluklarımız kanun ve yönetmeliklerce çizlmiştir. Bunun dışına çıkıldığı zaman denetim mekanizması devreye girer ve hesap sorar.</p>

<p>   Bir kısım devlet görevlileri, makamca yükseldikçe, kendi etnik kökenine, akrabalarına, hemşerilerine sempatizanı olduğu tarikat, gurup, parti ve cemaat yandaşlarına özel bir önem vermeye yelteniyor. Bulunduğu konumun imkânlarını ibadet aşkı ile onlara sunmaktan haz duymaya başlayabiliyor. Paralel devlet anlayışı da bu noktada kendini hissettiriyor. Kişi bulunduğu makamın kendisine vehmettiği güç ve imkânlarla kendini dokunulmaz zannediyor ki bu büyük yanılgıyı hesap sorgusu başlayınca anlıyor. Ancak iş işten geçmiş oluyor. Kulluğunu hatırlayıp, ne kadar tövbe etse de beşeri adalet yakasını bırakmıyor yıllar yılı.</p>

<p>    Devlet her alanda denetim mekanizmalarını işletmek, bunu sürekli açık ve aktif tutmak zorundadır. Yoksa illegal unsurlar devlet kurumlarında hâkim olmaya başlar. Sağlıkta denetim olmazsa, doktorlar hastalar arı zayi eder,eks eder Trafikte denetim olmazsa, trafik kazaları ve vergi kaçakları, ticaret yapan şirketler denetlenmezse vergi kaybı ve ekonomik krizler, eğitimde denetlenme olmazsa arızalı bir nesil, tarım ve gıdada denetim olmazsa milli tarım ve doğal-sağlıklı beslenme ortadan kalkar, Elektik kurumu denetlenmezse zamlar halkı çarpar, PTT denetlenmezse devletin iletişim ağı terör örgütlerinin eline geçer, milli istihbarat çöker, İnternet ağı denetlenmezse siber saldırılar artar, ordu, polis denetlenmezse ülke güvenliği zaafa düşer, hakim, savcı denetlenmezse adalet çöker, makam sahipleri denetlenmezse şımarır, sapıtır. İşçiler denetlenmezse üretim kaybı olur, fabrika çöker. İnşaat denetlenmezse evler başımıza yıkılır.</p>

<p><strong>   Bugün trafikte olduğu gibi gıda ve tarım konusunda takip ve kontrolün olduğunu söylemek zor.</strong> İçtiğimiz çaydan, yediğimiz ekmekten zeytinyağına, süte, peynire, yoğurda, dondurmaya, bibere yapılmayan hile yok gibi. Bir gıda terörünü hissediyoruz tüketiciler olarak. Neden denetim yok diye sormadan edemiyoruz.</p>

<p>   Politik kaygılarla Popülizme yönelerek, denetim mekanizmasını yavaşlatmak ya da bazı alanlarda ortadan kaldırmak bir devlet teşkilatı için öldürücü sonuçları olabilecek bir eksiklik demek olur. Denetlemek demek yönetmek demektir. Devlet kurumları sıkı denetlenmezse devlet çöker.</p>

<p>   Denetimi yapan amir, müfettiş, murakıp, denetçi, jandarma, polis, zabıta, savcı, hakim gibi denetim ve hesap sorma mercilerinde görevlilerin de, kanun ve yönetmeliklerin dışına çıkıp keyfi hareket etmemeleri, üstlerinin değnekçiliğini yapmamaları, masum kişilerin hayatlarını yazdıkları düzmece raporlarla da karartmamaları gerekiyor. Denetimin namuslu, şerefli yürümesi için… Gerçek amacından çıkmaması için…</p>

<p>   Denetim, halka güven ve huzur verir. Tıpkı polisimizin zaman zaman huzur-güven operasyonları yapması gibi.</p>

<p>    <strong>İnsan başıboş yaratılmadığı gibi keyfine de bırakılmaya gelmez.</strong></p>

<p>Her insan her şeyden evvel kendini denetlemeli, devletin ve Allahın yasaklarından uzak durmalıdır.</p>

<p>    Hesaba çekilmeden önce kendimizi hesaba çekebilirsek denetimden hiç rahatsız olmayız. Vesselam…</p>
]]></content:encoded>
<author>Fahri Kurt</author>
<link>https://www.marasyenigun.com/yazarlar/fahri-kurt/denetim/392/</link>
<pubDate>Thu, 21 Dec 2017 17:12:12 +0300</pubDate>
</item></channel>
</rss>